Güzel yazılar...Anlamlı Dersler... etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Güzel yazılar...Anlamlı Dersler... etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Ocak 2010 Pazartesi

Dost Biriktirmek ...

Derya ablamın gözlerini dolmuştu bu paylaşım bir sene evvel :)
bende güncellemek ve unutmamız gerekenleri hatırlatmak istedim,hepinizi seviyorum :)))) Mutlu haftalar diliyorum
buyrun okuyun;


Benim zaman zaman okuduğum ve içimi ısıtan bu hikayemsi yazıyı bu soğuk cumartesi gününde sizlerle paylaşmak isedim umarım beğenirsiniz,sevgili arkadaşlarım buyrun okuyun hepinize iyi hafta sonları diliyorum...

Dostluk nedir?

Herhalde bir gösteriş, birine, aynı cinse, kadınsan erkeğe, erkeksen kadına karşı kendini beğendirme çabası, bir moda, bir gelgeç ruh hali değil... Sempati.. İlgi.. Bağlılık.. Yüceltme.. Taçlandırma... Sorumluluk duyma.. Yürekten algılama. Bakışlarla anlaşma. Ses tonuyla destek verme. Kesintisiz ilişki..

Kayıp olmaz, yitmez. Yoktan var olmaz bir duygu. Bunların hepsi biraraya gelip, zaman içinde gıdım gıdım birikerek dostluğun çimentosunu oluşturuyor. Gazetelerde okuyoruz. TV'lerde seyrediyoruz. Sağda, solda konuşmalarda adı geçiyor: Güzel yemek yeme dostu.. Edebiyat dostu. Türk Sanat Müziği dostu. Çocukların dostu.. Halkın dostu.. Dostluklar nasıl oluşuyor Unuttuk.. Bu hızlı kent hayatı dostluk duygusunu, aklımızdan aldı.. Yüreğimizden çaldı.

Nasrettin Hoca bir Cuma günü camide cemaate namaz kıldırmak üzere ezan okunsun diye bekliyormuş. Bir adam gelmiş. "Hocam" demiş! "Eşeğimi yitirdim..." Hoca da adama; "Şu namazı kıldıralım, senin eşeğin çaresine bakarız" demiş. Hoca namazı kıldırmış, vaazını vermiş ve cemaate dönmüş: "İçinizde hiçbir dostuyla bir bardak çay içip saatlerce konuşmamış, dostuyla sekiz saatlik yürüyüşe çıkıp hiç konuşmadığı halde sıkılmadan yürüyüşünü tamamlamamış ve komşunun kızına kem gözle baktı diye dost bildiği arkadaşını arkadaşlıktan silmiş biri var mı?" diye sormuş. Arka sıralarda saf tutmus, sümsük tipli biri parmağını kaldırıp,"Ben varım Hocam." demiş. Hoca eşeğini yitiren adama dönmüş, "Al bu adamı git, bundan büyük eşek olur mu? Yitirdiğin eşeğin yerine kullanırsın" demiş.

Dostun yoksa... Eşekten farkın ne? Olumsuz düşünür Sokrates'e öğrencileri sormuş: Dostluk nedir? Sokrates de onlara şu yanıtı vermiş; "Çocukluğumdan beri arzuladığım bir şey vardır. Kimi insan atları olsun ister... Kimi insan köpekleri. Kimisi altını, kimisi de şanı, şerefi; bense bir dostum olsun isterim..."

İnsan biriktiren yaratık... Şan, şöhret biriktiriyor... Süper zenginse boğazda villa biriktiriyor. Tablo biriktiriyor. Repoda para kasalarda naftalin kokulu döviz, antika biriktiriyor. Gençse plak, kaset, cd biriktiriyor. Yorgun bir ihtiyarsa namaz niyaz biriktiriyor. Bazıları da Kuledibi'nde Çukurcuma'ya, Üsküdar'da Eskiciler Çarşısı'na, Unkapanı'nda Horhor'a gidip; antika lambalar, cam şişeler, eski koltuklar, tesbihler, tombaklar biriktiriyor. Alimse kitap biriktiriyor. Cahilse kin biriktiriyor. Dost biriktirmeyi içimizde kaç kişi deniyor? Evet, kabul ediyorum , insan birçok kişiyle beraber mükemmel dost olamaz, tıpkı aynı zamanda birçok kişiye aşık olamayacağı gibi... Fakat cinnete düştük. Dost biriktirmeyi unuttuk. İyi halt ettik.


SEVGİLİ DOSTLARIM:

NAZİK OLMAK İÇİN, BİR GÜLÜMSEME BEKLEMEYİN.

SEVMEK İÇİN SEVİLMEYİ BEKLEMEYİN.

BİR ARKADAŞIN DEĞERİNİ ANLAMAK İÇİN,
YALNIZ KALMAYI BEKLEMEYİN.

ÇALIŞMAYA BAŞLAMAK İÇİN,
EN İYİ İŞİ BEKLEMEYİN.

ÖĞÜTLERİ HATIRLAMAK İÇİN,
DÜŞMEYİ BEKLEMEYİN.

DUA'YA İNANMAK İÇİN,
ACILARI BEKLEMEYİN.

YARDIM EDEBİLMEK İÇİN,
ZAMANINIZ OLMASINI BEKLEMEYİN.

ÖZÜR DİLEMEK İÇİN,
DİĞERİNİN ACI ÇEKMESİNİ BEKLEMEYİN.

NE DE BARIŞMAK İÇİN, AYRILIĞI BEKLEMEYİN,

ÇÜNKÜ NE KADAR ZAMANINIZ VAR BİLMİYORSUNUZ...

Alıntıdır...

sahibini bilen yazarsa keyifle eklerim...

4 Temmuz 2009 Cumartesi

FARE KAPANI....

Arşivden çok hoşuma giden bir hikaye baktım yorumsuz kalmış oralarda bekliyor güncelleyeyim dedim:) :)
güzel bir haftasonu geçirmeniz dileklerimle:)
inşallah beğenirsiniz...



Evin minik faresi,
duvardaki çatlaktan bakarken çiftçi ve eşinin
mutfakta bir paketi açmakla meşgul olduklarını gördü.
Kendi kendine: “İçinde ne var acaba?” diye düşündü. Ama gördükleri onu dehşete düşürmüştü. Paketin içinden bir fare kapanı çıktı.


“Evde bir fare kapanı var,.. evde bir fare kapanı var !”
diye bağırarak anne ve babasının yanına koştu. Minik farenin bu telaşını gören anne ve baba fare, doğruca mutfağı görebildikleri çatlağın bulunduğu yere koştular.
Evet minik farenin söyledikleri doğruydu. Evin sahipleri fare kapanı kuruyorlardı.
“Bu haberi bahçedeki hayvanlara da duyurmamız lazım” dedi baba fare. “Hem belki bize yardım edebilirler ne dersiniz?”


Anne baba ve minik fare doğruca bahçeye diğer hayvanların yanına koştular. “Evde bir fare kapanı var… evde bir fare kapanı var!..” Tavuk umursamaz ve bilgiç bir tavırla başını çevirdi ve gıdakladı: “Bu sizin sorununuz benim değil. Bana bir zararı olmaz.”


Tavuktan destek alamayan fare ailesi bu sefer telaşla koyunun yanına koştular.”Evde bir fare kapanı var!” diye haykırdılar bir kez daha. Koyun anlayışla karşıladı ama, “Çok üzgünüm ama sizin için dua etmekten başka bir şey gelmez elimden” dedi.


Fare ailesi bu kez ineğin bulunduğu ahıra koştu.“Evde bir fare kapanı var!” İnek onları önce duymazdan geldi sonra döndü ve ” Sizin için üzgünüz ama beni hiç ilgilendirmiyor” dedi.


Yardım isteyebilecekleri başka kimse kalmamıştı. Umutsuz, başları önde, eve geri döndüler. Çiftçinin kurduğu fare kapanına birgün birer birer yakalanacaklarını biliyorlardı. Umutları yoktu. Yardım edecek kimse de. Evin içinde artık bir ölüm sessizliği vardı. Minik fare ve ailesi iki gündür açlık ve susuzluktan bitkin-hasta düşmüşlerdi. Birden bir gürültü duydular, gecenin sessizliğinde bölen ses fare kapanından geliyordu. Çiftçinin karısı, fare yakalandı diye düşünerek yatağından fırlamış ve mutfağa koşmuştu. Karanlıkta kapana, zehirli bir yılanın kuyruğundan kısıldığını fark edemedi tam ışığı yakmak üzereyken, kapana yakalanan yılan kadını ayağından soktu.


Çiftçi, karısını apar topar doktora götürdü. Doktor, zehiri temizledi, yarayı sardı ve eve gidebileceklerini ama hastanın iyi beslenmesi ve dinlenmesi gerektiğini söyledi. Kadıncağınız ateşi vardı ve ter içinde kıvranıp duruyordu. Böyle durumlarda taze tavuk suyunun gerekli olduğunu herkes bilirdi.
Çiftçi de bıçağını alıp bahçeye koştu, tavuğu kesti. Karısı tavuk suyuna çorbayı içtikten sonra biraz kendine gelir gibi oldu.


Kadının hastalığını duyan akrabaları-kolu-komşu ziyarete geldiler. Evde pek bir şey yoktu. Onlara ikram etmek için çiftçi bahçedeki koyununu kesti.


Kadının durumu gittikçe kötüye gidiyordu. Belli ki yılan çok zehirliydi. Birkaç gün sonra kadın öldü. Cenazeye çok insan gelmişti. Yemek yapılması gerekiyordu. Çiftçi, mezbahadan bir kasap çağırıp ineği kestirdi.Fare ailesi ise tüm bu olan biteni duvardaki delikten üzüntü ile izlediler.

ÖZETLE:Birileri, sizi hiç ilgilendirmeyen bir tehlike ile karşı karşıya iseler, aynı tehlikenin birgün sizin başınıza da gelebileceğini hatırlamaya çalışın.

“Diğerleri” için de bir gözünüzün, kulağınızın ve vicdanınızın devrede olması gerektiğini kendinize öğretin.

6 Şubat 2009 Cuma

Namaz için ağlamak gerekmiyor mu?


Cumanız hayırlı,duanız kabul olsun bir sene evvel eklediğim bu yazım yorumsuz boynu bükük kalmış çokta manedar dayanaaım güncelledim buyrun okuyun sizde beğenecek misiniz bakalım;

Büyük velîlerden Beyazıd-ı Bestamî Hazretleri bir gün sabah namazına uyanamaz.Sabah olduğunda o kadar üzülür, o kadar ağlar, nefsini suçlayıp yüreğiyanarak öylesine bir istiğfar eder ki, bu yüzden sabah namazının sevabından daha fazla ecir kazanır...
Bunu gören şeytan ertesi gün o zatı erkenden sabah namazına uyarır. Çünkü,mü’minler sevap kazandıklarında şeytan kahrolur.

Madem ki, o zatın namaz kılamaması Allah’a daha çok yalvarmasına sebep olmuştur; şeytana düşen onun ikinci kez gözyaşı döküp yalvarmasını engellemektir.Acaba bu zamanda, sabah namazını kaçırdığında ağlayan, pişman olan, tövbe istiğfar eden, nasıl kalkabilirim diye çırpınan ne kadar mü’min var dersiniz?

Hiç uzaklara gitmeye gerek kalmıyor bunu cevaplamak için sabah namazı kaçırınca ağlamak mı? oda neymiş ki haftada kaç gün vaktinde kılabiliyoruz ki namazımızı nerde o şuur...bende eksik çok kendim için konuşuyorum...
sizler ne düşünüyorsunuz Allah hepimizin yardımcısı olsun.
Bizlerede böyle sağlam iman ihsan eylesin Rabbim..

NOT:Yazıyı nerden aldığımı hatırlamıyorum ama netten bulmuştum...

31 Ocak 2009 Cumartesi

ALLAH RIZASI



Şu dünyada en büyük gayemizin ALLAH RIZASI olması duasıyla;
benim çok hoşuma gitti bu kıssadan hisse
inşallah sizde beğenirsiniz!
hepinize iyi haftasonları dilerim,
buyrun kıssayı okuyun;

*Vakti zamanında odunculukla geçinen, çalış kan, dürüst, dindar bir adam vardı O zamanda yaşayan bazı insanlar, yakın bir çevrede bulunan ve nadir yetişen bir ağaca kutsallık izafe etmişlerdi Adaklarını, dileklerini o ağaç aracılığıyla yapıyorlardı Bu oduncu anılan ağacı şirk (Allah'a ortak koşma) sebebi olarak görüyordu ve bunun için kesmeye karar verdi O zamana kadar kimse buna cesaret edememişti Oduncu bir gün baltasını aldı ve verdiği kararı uygulamak üzere yola koyuldu Yolda karşısına acayip görünüşlü, insana güven vermeyen biri çıktı Oduncu "sen kimsin?" diye sordu, o da "Ben şeytanım" diye cevap verdi Oduncu "Vay alçak vay hain demek insanları yoldan çıkaran sensin, şimdi seni geberteyim" diye söylenip üstüne çullandı Bir anda şeytanı altına alıp boğazına abandı "Demek ki insanları kandırıp o ağacı kutsallaştıran da sensin alçak herif" dedi Şeytan, "Boşuna uğraşma, çabalama, beni öldüremezsin, çünkü Allah tarafından kıya mete kadar insanları saptırmak için bana mühlet verildi Sen o ağacı kesmekten vazgeç sana bir öneride bulunacağım" diye karşılık verdi Oduncu "Kabule şayan ne önerin olabilir muzır herif?" diye çıkıştı Şeytan şu öneride bulundu:

- Sen o ağacı kesmekten vazgeçersen sana her sabah bir altın getirir yastığının altına koyarım Böylece seni geçindirmeye bile yetmeyen odunculuktan kurtulmuş olursun

Oduncu biraz yumuşar gibi oldu ve sordu:

- Peki vadettiğin bir altını getirmezsen ne olacak?

- O zaman bana dilediğini yap

Oduncu öneriyi, kabul etti, ağacı kesmeden geri döndü O gece yattı Sabah olunca yastığının altına baktı ve gerçekten bir altın konmuştu Buna çok memnun oldu Merakla ertesi günü bekledi Ertesi gün oldu ama yastığının altına para konmamıştı Belki başka bir yere koymuştur diye her yanı alt üst etti yine altın çıkmadı Buna çok içerleyen oduncu hemen bıçağını baltasını alıp şeytanı bulup öldürmek üzere yollandı Aynı yerde şeytanla yine karşılaştılar Oduncu şeytanı görür görmez hemen üzerine atıldı Ama önceki nin tersine şeytan kendisini bir un çuvalı gibi savurdu Adam kalktı, şeytanın üzerine yeni bir hamle yaptı Ama elini bile süremedi Artık insiyatif şeytana geçmişti Şöyle dedi:

- Boşuna uğraşma arkadaş, sen geçen sefer beni neredeyse haklıyordun, çünkü o zaman Allah rızası için yola çıkmıştın Şimdi ise bana kızgınlığın kendi nefsin için Bundan dolayı artık bana gücünü geçiremezsin, aksine sen mağlup olursun

21 Ocak 2009 Çarşamba

DOMATESÇİ MİLYARDER

Benim çok hoşuma gitti,bu kıssadan hisse sizlerle paylaşmak istedim inşallah beğenirsiniz;

*Peygamberimiz, babaların çocukları için yaptığı duaları "peygamber duası"na benzetirken, anne ve babası sağ iken cenneti kazanmayanlara hayret ettiğini belirtmiş.

Sadece Cennet değil ki,

Bu dünyayı kazanmak da onlara bağlı.

Yani, anne ve babalarımıza.

*** 80'li yıllar asistanlık yıllarımdı ve bana göre en aktif dönemimdi.

Zafer dergisine o yıllarda katılmış ve yardım için sadece parmağımı uzatayım derken, ilk önce elimi, sonra kolumu, daha sonra da bütün vücudumu kaptırmıştım. Artık fakülteden gelir gelmez kapağı dergiye atıyor ve gece yarılarına kadar mizanpaj yapıyordum. Selim Gündüzalp'le birlikte tabi. Arka planda ise, başta rahmetli hocamız Haluk Nurbaki olmak üzere, en az bizler kadar çalışan ve yaptıkları için hiçbir karşılık beklemeyen bir yazar kadrosu vardı. O zamanlar ilk gençlik çağlarının başında olan Ali Suad ve Özkan Öze, hem bütün gayretleriyle bize yardımcı olur, hem de dakikasında boşalan bardaklarımıza çay yetiştirirlerdi. Dergicilik zor işti doğrusu...

O ayın dergisini tamamlayıp "Gerçeğe Doğru" ciltlerine geçtiğimizde, tam bir hapis hayatı başlıyordu. Bilgisaraylar o günlerde yaygın değildi. Bu yüzden de her şey elle yapılıyordu. Bazen bir ay boyunca dergiden çıkmıyorduk. Buna rağmen halimizden şikayetçi değildik. Çünkü bütün yorgunluğumuza rağmen, ruhumuzun bayram yaptığını hissediyorduk. İşimiz bittiğinde, esnaf ziyaretleri başlıyordu.

O günlerde civa gibi bir genç tanıdık. (Bu gencin gerçek ismini vermek istemiyorum. İsterseniz ona Osman diyelim.)

Osman, işe bir tezgahtar olarak başlamıştı. İnanılmaz derecede çalışkan bir insandı. Yaşlı babası, ona her an destek veriyor ve aşırı bir şefkat gösteriyordu. Kısa bir süre içinde, kendi işyerini açtı. Hatırladığım kadarıyla, iç giyim ve gecelik satıyordu. Dükkanı arı kovanı gibiydi. Birkaç ay sorma, ara sokaklardan çıkıp Adapazarı'nın en işlek caddesine geçti. Aynı ilgiyi görünce, bir dükkan daha açtı. Hemen arkasından, bir tane daha...

Osman artık gerçek bir milyarderdi.

*Aradan geçen yıllar içinde, babasıyla kavga edip darıldığını ve onu gücendirdikten sonra, yüzüne bile bakmadığını duyduk. Kendisine defalarca giderek, yaptığı işin yanlış olduğunu ve babasının rızasını mutlaka alması gerektiğini tekrarladık. Ama Osman, artık büyük adamdı ve hiç kimseye tenezzül etmiyordu.

Onu ikna etmek mümkün olmadı.

Yaşlı adam, kavgadan sonra hastalandı.

Ve bütün ısrarlara rağmen gururunu kıramayan ve kendisini ziyaret etmeye yanaşmayan oğlunun ismini sayıklayarak vefat etti.

Osman'ı birkaç yıl sonra pazarda gördüm.

Rabbim şahittir ki, küçük bir tezgah açmış domates satıyordu.


Alıntıdır
http://www.ihya.org/
Hikayeler

8 Eylül 2008 Pazartesi

Ne Bekliyorsunuz Kalkın Ona " SEVDİĞİNİZİ" Söyleyin...





Öğretmen, yetişkin sınıflardan birisine şöyle bir ödev verir:
- "Sevdiğiniz birine gidin ve ona kendisini sevdiğinizi söyleyin."
Bir sonraki dersin başında ise öğrencilerden birisi söze şöyle başlar:
- Geçen hafta bize bu ödevi verdiğinizde size sinirlenmiştim. Bu sözleri söyleyebileceğim hiç kimsenin olmadığını düşünüyordum.

Eve giderken bir anda yüreğimin sesine kulak verdim. İşte o zaman kime "Seni Seviyorum" diyeceğimi anladım.
Bundan beş yıl önce babamla aramızda bir tartışma geçmişti ve o günden bu yana bu sorunu çözememiştik. Önemli aile toplantılarının dışında birbirimizi görmemeye çalışıyorduk ve hemen hemen hiç konuşmuyorduk.
Eve vardığımda babama kendisini çok sevdiğimi söylemeye hazırdım. Bu kararı almak bile üzerimden büyük bir yük kaldırmıştı.
Saat 15:30'da annemle babamın evinin kapısını çaldığımda kapıyı babamın açması için dua ettim. Çünkü kapıyı annem açarsa kendimi tutamayıp, ona kendisini sevdiğimi söylemekten korkuyordum. Fakat Allah yardım etti ve kapıyı babam açtı.

Hiç zaman kaybetmeden eşikten adımımı attım ve :
- "Baba, buraya seni sevdiğimi söylemeye geldim" dedim.
Babam sanki bir anda başka bir adam olmuştu.
Yüzündeki ifade yumuşadı, kırışıklıklar yok oldu ve ağlamaya başladı. Kollarını açtı, beni kucakladı ve bana :
- "Ben de seni seviyorum oğlum, ama bunu hiçbir zaman dile getirmedim" dedi.

Fakat sizlere asıl anlatmak istediğim esas nokta bu değil. Babamı ziyaretimden iki gün sonra babam bir kalp krizi geçirdi ve hala hastanede. Şimdi yaşam savaşı veriyor.

Şimdi sizlere şu mesajı vermek istiyorum:
- "Yapmanız gerektiğine inandığınız hiçbir şeyi ertelemeyin. Ya babama olan sevgimi ifade etmek için hala bekliyor olsaydım? Yapmanız gerekeni hemen yapın, hiç beklemeden...
Alıntıdır..

Ne güzel bir tavsiye "Yapmanız gerekeni hemen yapın, hiç beklemeden..."
evet beklemeyin ya sevdiğimizi söyleyemeden ölürsek veya sölemek istediğimiz kişiyi kaybedersek içinden geldiği gibi yaşamalı insan çok sevdim bu hikayeciği sizlerle paylaşmak
istedim inşallah sizde seversiniz...

Hayırlı günler sevgiyle kalın
şimdi kalkıp uzun zamandır sevdiğinizi söylemediğiniz ama canınızdan çok sevdiğiniz birisine SENİ SEVİYORUM deyin ne kaybedersiniz ki bu mübarek ayda bir gönlü hoş etmenin mutluluğuna ve sevabına kavuşursunuz sadece ...

2 Ağustos 2008 Cumartesi

MİSAFİRE İKRAMIN DEĞERİ


Eskilerden biri akşam yemeğini sarayda yemek üzere halifenin davetlisiydi. Hızlı hızlı saraya doğru giderken önüne biri çıktı. Önüne çıkan adama kim olduğunu sordu. Adam:
- Ben yolcuyum.

-Buranın yabancısıyım.

- Aç ve yorgunum, dedi.

O da: - Ben halifenin davetlisiyim. Gel beraber gidelim, dediyse de misafir:
- Benim halife ile ne işim olacak.
Senin bana vereceğin bir tas çorban varsa ver, yoksa bırak, deyince fazla ilgilenmeyip saraya doğru yöneldi.
Davetten sonra dönüşte baktı ki, adam bir kenara kıvrılmış uyuyor. Uyandırmak istemedi ve “Sabah uyanacağı vakitte gelir ve karnını doyururum” diye düşündü, evine gitti, yattı ve uyudu.

O gece bir rüya gördü. Kendisi bir çöldeydi. Yüzünden ışıklar saçılan büyük bir kalabalık ve o kalabalığın önünde de daha nurlu bir zat bulunuyordu.
Bunların kimler olduğunu sordu.
Kendisine:
- Bunlar 124 bin Peygamberdir. En önde olan da son Peygamber Hazreti Muhammed Mustafa (s.a.v.) dır, dediler.

Hemen Peygamberimiz’in elini öpmek istediyse de, Peygamberimiz elini vermedi. Ve buyurdu ki:

- Biz, sevdiklerimizden bir tas çorbayı esirgeyenlere elimizi vermeyiz.
Uyanır uyanmaz hemen akşamki yabancıyı bulmak için koştu. O, henüz kalkmış ve yola koyulmuştu.
Geri çevirmeye uğraştı ve “Ne olur bir tas çorbamı iç” diye yalvardı. Yabancı adam ısrarlara rağmen kabul etmedi ve şöyle dedi.
- Senin bir tas çorba vermen için illâ da 124 bin Peygamberi seferber mi etmek lâzım? O güçte olmayanlar ne yapacaklar?

Bundan sonra o zat rastladığı hiç bir misafire yemek ikram etmeden göndermezdi.
Hatta kendisine misafir olup yemeğini yemesi için yalvarırdı

13 Temmuz 2008 Pazar

AHDE VEFA....


Hz. Ömer arkadaşlarıyla sohbet ederken, huzura üç genç girerler. Derler ki :

- Ey halife, bu aramızdaki arkadaş bizim babamızı öldürdü. Ne gerekiyorsa lütfen yerine getirin.

Bu söz üzerine Hz. Ömer suçlanan gence dönerek :

- Söyledikleri doğru mu diye sorar.

Suçlanan genç der ki :

- Evet doğru.


Bu söz üzerine Hz Ömer anlat bakalım nasıl oldu diye sorar.
Genç anlatmaya başlar:
- Ben bulunduğum kasabada hali vakti yerinde olan bir insanım. Ailemle beraber gezmeye çıktık, kader bizi arkadaşların bulunduğu yere getirdi. Affedersiniz hayvanlarımın arasında bir güzel atım var ki dönen bir defa daha bakıyor.
Hayvana ne yaptıysam bu arkadaşların bahçesinden meyve koparmasına engel olamadım. Arkadaşların babası içerden hışımla çıktı atıma bir taş attı, atım oracıkta öldü. Nefsime bu durum ağır geldi, ben de bir taş attım, babası öldü. Kaçmak istedim fakat arkadaşlar beni yakaladı, durum bundan ibaret, dedi.

Hz Ömer:

- Söyleyecek bir şey yok, bu suçun cezası idam. Madem suçunu da kabul ettin, dedi. Bu sözden sonra delikanlı söz alarak:

- Efendim bir özrüm var, diyerek konuşmaya başladı:

- Ben memleketinde zengin bir insanım, babam, rahmetli olmadan bana epey bir altın bıraktı. Gelirken kardeşim küçük olduğu için saklamak zorunda kaldım. Şimdi siz bu cezayı infaz ederseniz yetimin hakkını zayi ettiğiniz için Allah(cc) indinde sorumlu olursunuz, bana üç gün izin verirseniz ben emaneti kardeşime teslim eder gelirim, bu üç gün içinde yerime birini bulurum, der.


Hz. Ömer der ki:

- Bu topluluğa yabancı birisin, senin yerine kim kalır ki?

Sözün burasında genç adam ortama bir göz atar, der ki:

- Bu zat benim yerime kalır. O zat Hz. Peygamber Efendimizin (sav) en iyi arkadaşlarından, daha yaşarken cennetle müjdelenen Amr Ibni As' dan başkası değildir. Hz. Ömer Amr'a dönerek:

- Ey Amr, delikanlıyı duydun, der. O yüce sahabe:

- Evet, ben kefilim, der ve genç adam serbest bırakılır. Üçüncü günün sonunda vakit dolmak üzere ama gençten bir haber yoktur. Medine'nin ileri gelenleri Hz. Ömer'e çıkarak gencin gelmeyeceği, dolayısıyla Amr Ibni As'a verilecek idam yerine maktulün diyetini vermeyi teklif ederler, fakat gençler razı olmaz ve babamızın kanı yerde kalsın istemiyoruz derler. Hz. Ömer kendinden beklenen cevabı verir der ki:


- Bu kefil babam olsa fark etmez cezayı infaz ederim. Hz Amr Ibni As ise tam bir teslimiyet içerisinde der ki:

- Biz de sözümün arkasındayız. Bu arada kalabalıkta bir dalgalanma olur ve insanların arasından genç görünür. Hz. Ömer gence dönerek derki:

- Evladım gelmeme gibi önemli bir nedenin vardı neden geldin?

Genç vakurla başını kaldırır ve (günümüz insani için pek de önemli olmayan):

- 'AHDE VEFASIZLIK ETTI' demeyesiniz diye geldim der. Hz. Ömer başını bu defa çevirir ve Amr Ibni As'a der ki:

- Ey Amr, sen bu delikanlıyı tanımıyorsun, nasıl oldu onun yerine kefil oldun?. Amr Ibni As Allah kendisinden ebediyyen razı olsun, vakurla kanımızı donduracak bir cevap verir:


- Bu kadar insanın içerisinden beni seçti.'İNSANLIK ÖLDÜ 'dedirtmemek için kabul ettim, der. Sıra gençlere gelir, derler ki:

- Biz bu davadan vazgeçiyoruz.

Bu sözün üzerine Hz Ömer:

- Biraz evvel babamızın kani yerde kalmasın diyordunuz ne oldu da vazgeçiyorsunuz, der. Gençlerin cevabı da dehşetlidir:


- MERHAMETLİ İNSAN KALMADI' DEMEYESiNiZ DİYE...

22 Haziran 2008 Pazar

Limit Sizsiniz...(Önce Kendi Kanatlarına Güven)

Çok hoşuma gitti bence üşenmeyin tıklayın ve okuyun...

17 Haziran 2008 Salı

Gıybetten Kazanç..



Başkalarının eksik ve zaaflarını arkalarından anlatmayı alışkanlık haline getiren bir gıybetçi adam, çevresindeki bir maneviyat büyüğünün de gıybetini yapmaktan çekinmiyordu.

Bu yüzden de gıybetçiyi çevrede kimse sevmiyordu. Fakat gönül insanı büyük zat, gıybetçi huzuruna geldiğinde hep iltifat ediyor; "Gel bakalım benim sevgili ortağım!" diyerek karşılıyordu. Bu iltifat gıybetçi adamı insafa getirdi; "Ben bu zatın şurada burada aleyhinde konuştuğum halde o bana hep iltifatta bulunuyor, bundan sonra aleyhinde konuşmamalıyım." diye karar aldı. Ne var ki, bu karardan sonra o zatın huzuruna vardığında eskiden gördüğü iltifatı artık göremez oldu. "Gel bakalım benim ortağım!" gibi iltifatlarla baş köşeye çağırmıyordu. Bunun sebebini merak ederek bir gün sordu: "Efendi hazretleri, bize gösterdiğiniz iltifatı artık göstermiyorsunuz, eski muhabbet kalmadı gibi geliyor bana. Sebebi nedir acaba?"

Maneviyat büyüğü tebessüm ederek açıkladı, iltifat eksikliğinin sebebini: "Eskiden bir ticari ortaklığımız vardı. Şimdilerde o ortaklık bitti; iltifat da gitti."
"Ne ortaklığı. Ben öyle bir ortaklığın farkında değilim." deyince de şu açıklamayı yaptı büyük zat: "Çünkü; sen şurada burada benim aleyhimde konuşuyordun; bu sözlerini bana getirenlere karşı ben de gıybetine gıybetle karşılık vermemeye gayret ediyor, sabretmeyi tercih ediyordum. Bu sabrımın karşılığı olarak benim günahlarım senin defterine, senin sevapların da benim defterime yazılıyordu. Böyle bir ticari ortaklığımız oluşmuştu seninle. Şimdilerde ise sen benim aleyhimde artık konuşmuyor, gıybetimi yapmıyorsun, bu sebeple senin sevapların bana, benim günahlarım da sana yazılmıyor. Böylece ortaklığımız bitmiş bulunuyor, iltifata gerek kalmıyor.."
Gıybetçi adam düşünmeye başladı: "Sahiden gıybetçinin durumu böyle mi?" diye üsteleyince maneviyat büyüğü açıklamasına şu misali de ilave etti:

"İmam-ı Şarani Hazretleri diyor ki: Ben ille de birinin gıybetini yapacak olsam önce anamın babamın gıybetini yapardım. Çünkü gıybet yapan insan, önce kendi sevaplarını gıybetini yaptığı adama bağışlamış olur, sonra da onun günahlarını kendi üzerine yüklenmiş sayılır. Ben ise önce anama babama sevaplarımı bağışlamak ister, sonra onların günahlarını yüklenmeyi tercih ederdim!"

Düşünmeye başlayan gıybetçinin aklı başına geldi de dedi ki: "Madem durum böyle. Bundan sonra ben kimsenin gıybetini yapmayacağım; ama herkes benim gıybetimi yapabilir, varsa gıybetimi yapacak buyursun yapsın. Böyle bir ortaklığa ben hazırım.."

24 Nisan 2008 Perşembe

ONBİRİNCİ GÜN...




YAŞLI ADAM, son demlerini yaşıyordu. İhtiyarlık derdine, bir de ağır hastalık eklenmişti. Kendisiyle ilgilenen kişiler, ona iyi olduğunu söylüyorlardı ama, ciğerleri parça parça dağılıyordu sanki, her öksürüşte. Esasında hastalığından fazla, günahları üzüyordu yaşlı adamı.

Özellikle gençliğinde pek çok hata yapmıştı. Bu yüzden de evlatları hayırsız çıkmış, her biri bir köşeye dağılmıştı. Eşi, beş yıl kadar önce vefat edince, büyük oğlu yurt dışına yerleşmiş, oraya gidince de, her şeyi unutmuştu. Kızı da bir serseriye kaçmıştı habersizce. Küçük oğlu, nispeten hayırlıydı. Arada bir kendisini ziyaret eder, yatağının baş ucuna birkaç kuruş koyardı. Hatta onu hastaneye bile kaldırmış, bazı masraflarını üstlenmişti.



İhtiyarın yalnızlığı, hepsinden kötü idi. Kendisinden ümit kesen doktorlar, sonunda onu evine göndermişlerdi. Durumu artık çok daha kötüydü. Birkaç seans kemoterapi tedavisi, vücudunun her yerini fosur fosur kabartmış, ayakta bile duramaz hale gelmişti. En çok ihtiyaç duyduğu zamanda, küçük oğlu da uğramaz olmuştu her nedense. Çok şükür ki komşuları vefalı insanlardı. Evlerinde ne pişse, ona da bir parça getirirlerdi.

Yaşlı adamın hemen baş ucunda, eski bir telefon bulunuyordu, çalmasını boşuna beklediği. Borcundan ötürü çoktan kesilmiş, üstü tozla kaplanarak rengini kaybetmişti. Gerçi çalışsa bile, arayan çıkmazdı ya!. O kadar özlemişti ki onun sesini. Bir zamanlar hâlini soran dostlarını. Dayanılmaz ağrılarla kıvrandığı bir gece, telefona uzanarak ahizeyi kaldırdı. Belki gurbet ellerdeki oğlunun, belki de kızının sesi gelirdi derinlerden. Belki de eşinin yumuşak sesini duyardı, çok uzaklardan. Ahizeyi bir süre öyle tuttu. Çıt bile çıkmıyordu. Tam yerine koymak üzere iken, telefondan biri seslendi ona:

— Günahların için tövbe ettin mi?

— Evet!. diye atıldı yaşlı adam, gelen sesin sahibini merak bile etmeden. Yıllar buyu af diledim Allah'tan. Günahlarım, çok fazla olmasına rağmen.


— Doğru!. diye cevap geldi, antika telefondan. Günahların, başındaki saçlar kadardır. İnşallah affedilir!. Yaşlı adam, ağlamaya başladı. Gençliğinde pek umursamadığı, günün birinde affedilir zannettiği, belki de bu yüzden devam ettiği günahları, daha sonra binlerce kez tövbe etmesine rağmen demek ki silinmemiş, sırtında bir yük olarak bırakılmıştı. Yattığı yerden doğrulup pencereye bakınca, cama yansıyan görüntüsünü fark etti. Saçları bembeyaz, ama çok gürdü. Rahmetli babası, hatta dedesi gibi. Gözyaşları bir ara kesilince, yorgun vücudunu tekrar yatağa attı. Telefonu yerine koymaktansa, yastığının altına sıkıştırdı. Şimdi artık bir arkadaşı vardı. Hayalî olsa bile, belki başka bir şeyler de söylerdi ona, yüzünü güldürecek, ruhuna bayram yaptıracak sözler.

Aradan on gün geçti. Fakat ihtiyar adam, her an biraz daha artan acılarına değil, günahları için göz yaşı döküp ağlamayı, Allah'tan ümit kesmeyip tövbe etmeyi; telefondaki ses de, aynı sözleri tekrarlamayı sürdürdü.

— Günahların, başındaki saçlar kadardır!. İnşallah affedilir!.

On birinci gününde, yaşlı adam öleceğini anlamıştı. O geceki rüyası, daha önce gördüklerinden çok farklıydı. Rüyasında tamamen iyileşmiş, âdeta bir kuş gibi hafiflemiş, kendisini çağıran eşine koşmuştu. Daha sonra onunla birlikte uçmuştu, yamaçlarından şelaleler akan bir dağa doğru. Uyandığında, aceleyle kalkmaya çalıştı yerinden. Rabbinin huzuruna, taptaze bir abdestle varmalıydı.

Peki ya daha sonra?

Küçüklüğünden beri, "Allah Kerim!." diye tekrar ederdi.

Kerim Rabbi, belki onu da affederdi. Duvarlara tutunarak lavaboya yanaştı. Üstündeki aynaya baktığında, nefesi bir anda kesilir gibi oldu. Nurlu yüzü iyice aydınlanmış, bütün vücudu titremeye başlamıştı. Tekrar tekrar baktı görüntüsüne. Arada bir elleriyle başını sıvazlarken.

Evet, evet!. Gördüğü şey hayâl değildi.

Belki de ilaçların tesiriyle, başındaki saçlar tamamen dökülmüştü.

Bu sefer de sevinçten ağlıyordu ihtiyar.

Yatağına doğru son kez adım atarken, telefondan yine aynı ses geldi:

— Günahların, başındaki saçlar kadardır!.

Ve şunu sakın unutma ki, Allah Kerimdir..!

9 Mart 2008 Pazar

Sevmek Lazım...

Zannediyor musunuz ki Yakup için Yusuf sadece bir evlattı...
Zannediyor musunuz ki Mecnun için Leyla sadece bir sevgili idi...
Zannediyor musunuz ki Bülbül için Gül sadece bir çiçekti...
Eğer sadece Yakup için evlat..
Mecnun için sevgili..
Bülbül için çiçek olsaydı anlam Ne Yusuf için gözler kör edilirdi... ve gelene kadar dünyaya
küsülürdü..
Ne Leyla için çöllere düşülür ölümü ile ölünürdü..
Ne de Gül için onca dikenine rağmen gözyaşı dökülür ve hala üzerine konulup kokusu koklanırdı...
Bunu anlamak için Yakup olmak lazım..
sadece Yakup olmak değil Yusuf gibi evlat sahibi olmak lazım... bu da yetmez..
en önemlisi yakup gibi sevmek lazım..
ve Yusuf'un yokluğunda gözleri dünyaya körleştirecek sevgi lazım...
Bunu anlamak için Mecnun olmak lazım.. sadece Mecnun olmak değil Leyla gibi bir sevgili lazım..
ve Mecnun gibi sevmek lazım..
Leyla'sı Mevla'ya ulaştığında onunla Mevla'ya gitmeye hazır olmak lazım..
bu sevgiyi yüreğine canına işlemek lazım ki sevgi ve sevgili gittiğinde canı da onunla gitsin ki
sevgili olmadığında o da olmasın..
Bunu anlamak için Bülbül olmak lazım..
sadece bülbül olmak değil Gül gibi bir çiçek lazım..
ve Gül'e bülbül gibi özlem duymak lazım..
koklamaya geldiğinde batan dikenlere katlanmak ve akan kanı görmemek lazım...
Yusuf gelmeden kim açabilirdi Yakub'un gözlerini..
Leyla ölünce kim yaşatabilirdi Mecnun'u..
Gül'ü koklarken akan kanın kan olmadığını kim anlatabilirdi Bülbül'e

6 Mart 2008 Perşembe

Küçük pembe kurdele


Orta yaşlı ve düzgün giyimli bir adam sessizce kafeye girerek köşedeki masaya oturur.Garsona sipariş vermek için beklerken yan masadaki gençlerin kendisine bakarak gülüştüklerini fark eder. Belli ki yakasına taktığı küçük pembe kurdele şeklindeki Rozetine gülmektedirler. Bu alaylı bakışları görmezden gelen adam, yan masadakilerin bu ısrarlı sırıtmalarına dayanamayarak elini lacivert ceketinin yakasındaki rozete götürerek,'Bu mu?' diye bakışanlara sorar.
Yan masadakiler yüksek sesle gülerek,

'Küçük güzel Pembe kurdeleniz lacivert ceketinize pek de yakışmış!' diyerek sırıtmaya devam ederler.

Orta yaşlı adam bu sözü söyleyen delikanlıya dönerek,

'Lütfen masama buyurun bunu tartışalım' der.

Biraz önce tüm sevimsizliğiyle sırıtan delikanlı sebebini anlamadığı bir utanma ve sıkınt ı hissine kapılsa da gelip masaya oturur.

Adam anlaşılır ve yumuşak bir sesle,

'Bu Rozet tüm dünyada, içinde olduğumuz ayda, kadınların arasında meme kanseri bilincini yaygınlaştırmayı ifade ediyor.

Ben bu rozeti annemin adına takıyorum' der.

Bu açıklama karşısında başkalaşan delikanlı,'

Çok üzüldüm, anneniz meme kanserinden mi öldü' diye sorar.

'Hayır' diye cevap verir orta yaşlı adam ve devam eder:'Annem sağ. Küçük bir çocukken kendimi yalnız hissettiğim korkulu anlarımda her zaman başımı saklayabileceğim ve huzur bulacağım yumuşak bir yuvadır annemin memeleri. Annemin sağlığı için dua ediyorum.

'Hımmm' diye kekeler delikanlı.

'Bu rozeti karım için takıyorum' diye devam eder orta yaşlı adam.

'Karınız da herhalde iyi' diye sorar delikanlı.

'Evet, evet' der adam

'Karım benim için aşk ve sevgi kaynağı olmuştur her zaman. 23 yıl öncesevgili kızımızı beslemiştir memesiyle. Karımın sağlığı için Allah'a şükrediyorum.

''Sanır ım kızınızın sağlığı için de takıyorsunuz?

'Hayır.... Kızımı bir ay önce meme kanseri nedeniyle kaybettik.

Yaşının çok genç olduğunu düşünerek ihmal etmiş memesinde fark ettiği kitleyi. Bu nedenle geç kaldık.'Genç delikanlı, yüzündeki utangaç ve üzüntülü bir ifadeyle,

'Çok üzgünüm bayım. Özür dilerim' der...Orta yaşlı adam 'Kızımın anısına öğünerek takıyorum

Bu küçük pembe kurdeleyi. Bu sayede çevremdekileri de aydınlatabiliyorum. Şimdi evine git, karınla, kızınla, annenle konuş' deyip cebinden çıkardığı küçük pembe kurdele rozetini uzatırken, delikanlı öne eğilir ve takmama yardım edebilir misiniz?' diye mahçup mahçup sorar.
'Bir mumun, diğer mumu yakarak aydınlatmasıyla kaybedeceği hiçbir şey yoktur..

27 Şubat 2008 Çarşamba

Bir Fincan Kahveye Vakit Ayırın....



Kavanoz ve 2 Fincan Kahve


Ne zaman hayatında bazı şeyler taşınamaz hale gelirse, ne zaman 24 saat kısa gelmeye başlarsa, o zaman mayonez kavanozu ve 2 Fincan Kahveyi hatırlayınız!


Bir gün bir Felsefe profesörü, elinde birkaç kutu olduğu halde derse gelir. Ders başladığında, hiçbir şey söylemeden, önüne büyükçe bir mayonez kavanozunu alır ve ağzına kadar tenis topları ile doldurur ve öğrencilere kavanozun dolup dolmadığını sorar;Öğrenciler ittifakla kavanozun dolduğunu ifade ederler, Bu sefer profesör önündeki kutulardan bir tanesinden aldığı çakıl taşlarını, çalkalayarak kavanoza döker, böylece çakıl taşları kayarak, tenis toplarının aralarındaki boşlukları doldurur ve öğrencilere tekrar kavanozun dolup dolmadığını sorar, onlar da 'evet' doldu derler, profesör bu defa masanın üzerindeki diğer kutuyu eline alır ve içindeki kumu yavaşça kavanoza döker. Tabii ki kumlar da çakıl taşlarının aralarındaki boşlukları doldurur. Ve tekrar öğrencilere kavanozun dolup dolmadığını sorar, Öğrenciler de koro halinde 'evet' derler.


Bu sefer profesör masanın altında hazır bekleyen 2 fincan kahveyi alır ve kavanoza boşaltır, Kahve de kumların arasında kalan boşlukları doldurur. Öğrenciler gülerler! Profesör öğrencilerin gülüşünü destekleyerek 'eveet' Diyerek; Ben 'Bu kavanozun sizin hayatınızı simgelediğini ifade etmeye çalıştım' Der.
Şöyle ki; Bu tenis topları hayatınızdaki önemli şeylerdir; aileniz, çocuklarınız, sıhhatiniz, arkadaşlarınız ve sizin için önemli olan şeylerdir.
Diğer şeyleri kaybetseniz de, bu önemli şeyler kalır ve hayatınızı doldurur.
O çakıl taşları ise daha az önemli olan diğer şeylerdir; işiniz, eviniz, arabanız vs.
Kum ise diğer ufak tefek şeylerdir.
'Şayet Kavanoza önce kum doldurursanız...' diye, anlatmaya devam eder, 'çakıl taşlarına ve özellikle de tenis toplarına (yeterli) yer kalmaz.
Aynı şey hayatımız için de geçerlidir. Vaktinizi ve enerjinizi ufak tefek şeylere harcar, israf ederseniz, önemli şeyler için vakit kalmayacaktır. .



Dikkatinizi mutluluğunuz için önem arz Eden şeylere çevirin. Çocuklarınızla oynayın. Sağlığınıza dikkat edin. Eşinizle yemeğe çıkın. Evinizin ihtiyaçlarını karşılayın. Öncelikle tenis toplarını kavanoza yerleştirin. Öncelikleri, sıralamayı iyi bilin.Gerisi hep kumdur.


Bu Ara Bir öğrenci sorar; 'Peki, O iki fincan kahve nedir?' Profesör gülerek: 'Bu soruyu bekliyordum,Hayatınız ne Kadar dolu olursa olsun, her zaman dostlarınız ve sevdiklerinizle bir fincan Kahve içecek kadar yer vardır !!!'

13 Ocak 2008 Pazar

Aşk dediğin..

Aşk dediğin beklemektir Ey Sevgili!

Kays gibi Mecnun olana kadar, Hz. Yakup gibi aydınlığa hasret kalana kadar beklemek bekleye bekleye gözden olmak, sözden olmaktır.

Ve beklemek dünyanın en asil eylemidir, eğer beklenene değecekse. Bilesin!





Aşk; yanmaktır Ey Sevgili!

Yanıp kül olmaktır, Kerem gibi Aslına ermektir. Ateşin ortasına hesapsız girmektir İbrahim misali. Ki onun gönlünün yangınıdır ateşi gülistana çeviren.

Ki yanmak insanı kurtarır hamlıktan çiğlikten. Hem ne diyordu şair; "Yanmışın halinden ne bilsin ham/ Sükut gerektir bize gayrı vesselam..

Gözlerinden ayrı geçen her an yanmaktayım. Bilesin!





Aşk; bedel ödemektir Ey Sevgili!

Bülbül, gonca gülü görebilmek için her seher uyanık olmak ve güle ulaşmak için yüreğini gülün dikenine asmak, kanını akıtmak zorundadır.

Ya ben yüreğimi nereye asayım Ey Sevgili. Çünkü Aşk bedel ister, külfetsiz nimet olmaz. Beklemek bedel ödemekse eğer hâlâ ödüyorum o bedeli. Bilesin!





Aşk; vazgeçmektir Ey Sevgili!

Mecnun gibi aklından, Kerem gibi bedeninden vazgeçmek. Yardan gayrısından, cümle cihandan vazgeçmek.

Yemeden, içmeden, uykudan uyanıklıkdan ve vazgeçmekten bile vazgeçmektir gün gelince.

Senin için senden vazgeçmişim. Bilesin!





Aşk; bilmektir Ey Sevgili!

Bir tek yârı bilmek, onu candan daha aziz bilmektir. Ondan gayrı bildiklerinin hiçbir şey olduğunu dünyanın onunla mana bulduğunu bilmektir.

Onun selamı ile gelen bela olsa Eyvallah diyebilmektir.

Kızmana, gülmene, gelmene, gitmene hepsine Eyvallah. Bilesin!





Aşk; susmaktır Ey Sevgili!

Onun güzelliğini, iyiliğini tarif etmeye gücün yetmediği an susmaktır. Kelâmın, kalemin, sözün tükendiği yerde, manayı sessizliğe yükleyip susmaktır.

Artık sustum Ey Sevgili. Bilesin!

Aşk dediğin susup beklemektir,

Aşk dediğin....

Alıntıdır
Mustafa TÜRKASLAN

4 Ocak 2008 Cuma

DÜNYAMIZ MI? AHİRETİMİZ Mİ?

Dünyâ zıll-i zâildir. Ona güvenen nâdimdir (pişmandır).


O seninle kalsa da, sen onunla kalmazsın.Dünyâdan çıkmadan önce, kalbinden dünyâ sevgisini çıkar.


Dünyâ lezzetlerine aldanmıyan, Cennet ni’metlerine kavuşur. İki âlemde azîz ve muhterem olur.
Dünyâ harâbdır. Şerbetleri serâbdır. Ni’metleri zehrli, safâları kederlidir.



Bedenleri yıpratır. Emelleri artdırır. Kendini kovalıyandan kaçar. Kaçanı kovalar.


Dünyâ bala, içine düşenler de sineğe benzer. Ni’metleri geçici, hâlleri değişicidir.


Dünyâya ve buna düşkün olanlara inanılmaz. Çünki, bunlarda vefâ ve safâ bulunmaz !


Fânî olanın sevgisini kalbinden çıkar ki, bâkî olanı alasın.



Kendini bilen kişinin bu dünyâya düşkün olmasına şaşılır.


Şakîler dünyâya sarılır. Sa’îdler bâkî olana sarılır.


Bedeninle dünyâda ol, kalbinle âhıreti bul! Nefsin arzûlarını terk eden pâk olur, âfetlerden

selâmet bulur.


Allahü teâlânın râzı olmadığını terk edene, Allahü teâlâ ondan iyisini ihsân eder.


Dünyâyı anlıyan, onun sıkıntılarından üzülmez.


Dünyâyı anlıyan, ondan sakınır. Ondan sakınan, nefsini tanır. Nefsini tanıyan, Rabbini bulur.


Mevlâsına hizmet edene, dünyâ hizmetçi olur. Dünyâ insanın gölgesine benzer. Kovalarsan kaçar. Kaçarsan, seni kovalar...


Dünyâ, âşıklarına mihnet yeridir. Lezzetlerine aldanmıyanlara, ni’met yeridir. İbâdet edenlere kazanç yeridir. İbret alanlara hikmet yeridir. Onu tanıyanlara selâmet yeridir.


Anne karnına nisbetle, Cennet gibidir.

Âhırete nisbetle çöplük gibidir...