Hikayeler... etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hikayeler... etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Ocak 2010 Pazartesi

Dost Biriktirmek ...

Derya ablamın gözlerini dolmuştu bu paylaşım bir sene evvel :)
bende güncellemek ve unutmamız gerekenleri hatırlatmak istedim,hepinizi seviyorum :)))) Mutlu haftalar diliyorum
buyrun okuyun;


Benim zaman zaman okuduğum ve içimi ısıtan bu hikayemsi yazıyı bu soğuk cumartesi gününde sizlerle paylaşmak isedim umarım beğenirsiniz,sevgili arkadaşlarım buyrun okuyun hepinize iyi hafta sonları diliyorum...

Dostluk nedir?

Herhalde bir gösteriş, birine, aynı cinse, kadınsan erkeğe, erkeksen kadına karşı kendini beğendirme çabası, bir moda, bir gelgeç ruh hali değil... Sempati.. İlgi.. Bağlılık.. Yüceltme.. Taçlandırma... Sorumluluk duyma.. Yürekten algılama. Bakışlarla anlaşma. Ses tonuyla destek verme. Kesintisiz ilişki..

Kayıp olmaz, yitmez. Yoktan var olmaz bir duygu. Bunların hepsi biraraya gelip, zaman içinde gıdım gıdım birikerek dostluğun çimentosunu oluşturuyor. Gazetelerde okuyoruz. TV'lerde seyrediyoruz. Sağda, solda konuşmalarda adı geçiyor: Güzel yemek yeme dostu.. Edebiyat dostu. Türk Sanat Müziği dostu. Çocukların dostu.. Halkın dostu.. Dostluklar nasıl oluşuyor Unuttuk.. Bu hızlı kent hayatı dostluk duygusunu, aklımızdan aldı.. Yüreğimizden çaldı.

Nasrettin Hoca bir Cuma günü camide cemaate namaz kıldırmak üzere ezan okunsun diye bekliyormuş. Bir adam gelmiş. "Hocam" demiş! "Eşeğimi yitirdim..." Hoca da adama; "Şu namazı kıldıralım, senin eşeğin çaresine bakarız" demiş. Hoca namazı kıldırmış, vaazını vermiş ve cemaate dönmüş: "İçinizde hiçbir dostuyla bir bardak çay içip saatlerce konuşmamış, dostuyla sekiz saatlik yürüyüşe çıkıp hiç konuşmadığı halde sıkılmadan yürüyüşünü tamamlamamış ve komşunun kızına kem gözle baktı diye dost bildiği arkadaşını arkadaşlıktan silmiş biri var mı?" diye sormuş. Arka sıralarda saf tutmus, sümsük tipli biri parmağını kaldırıp,"Ben varım Hocam." demiş. Hoca eşeğini yitiren adama dönmüş, "Al bu adamı git, bundan büyük eşek olur mu? Yitirdiğin eşeğin yerine kullanırsın" demiş.

Dostun yoksa... Eşekten farkın ne? Olumsuz düşünür Sokrates'e öğrencileri sormuş: Dostluk nedir? Sokrates de onlara şu yanıtı vermiş; "Çocukluğumdan beri arzuladığım bir şey vardır. Kimi insan atları olsun ister... Kimi insan köpekleri. Kimisi altını, kimisi de şanı, şerefi; bense bir dostum olsun isterim..."

İnsan biriktiren yaratık... Şan, şöhret biriktiriyor... Süper zenginse boğazda villa biriktiriyor. Tablo biriktiriyor. Repoda para kasalarda naftalin kokulu döviz, antika biriktiriyor. Gençse plak, kaset, cd biriktiriyor. Yorgun bir ihtiyarsa namaz niyaz biriktiriyor. Bazıları da Kuledibi'nde Çukurcuma'ya, Üsküdar'da Eskiciler Çarşısı'na, Unkapanı'nda Horhor'a gidip; antika lambalar, cam şişeler, eski koltuklar, tesbihler, tombaklar biriktiriyor. Alimse kitap biriktiriyor. Cahilse kin biriktiriyor. Dost biriktirmeyi içimizde kaç kişi deniyor? Evet, kabul ediyorum , insan birçok kişiyle beraber mükemmel dost olamaz, tıpkı aynı zamanda birçok kişiye aşık olamayacağı gibi... Fakat cinnete düştük. Dost biriktirmeyi unuttuk. İyi halt ettik.


SEVGİLİ DOSTLARIM:

NAZİK OLMAK İÇİN, BİR GÜLÜMSEME BEKLEMEYİN.

SEVMEK İÇİN SEVİLMEYİ BEKLEMEYİN.

BİR ARKADAŞIN DEĞERİNİ ANLAMAK İÇİN,
YALNIZ KALMAYI BEKLEMEYİN.

ÇALIŞMAYA BAŞLAMAK İÇİN,
EN İYİ İŞİ BEKLEMEYİN.

ÖĞÜTLERİ HATIRLAMAK İÇİN,
DÜŞMEYİ BEKLEMEYİN.

DUA'YA İNANMAK İÇİN,
ACILARI BEKLEMEYİN.

YARDIM EDEBİLMEK İÇİN,
ZAMANINIZ OLMASINI BEKLEMEYİN.

ÖZÜR DİLEMEK İÇİN,
DİĞERİNİN ACI ÇEKMESİNİ BEKLEMEYİN.

NE DE BARIŞMAK İÇİN, AYRILIĞI BEKLEMEYİN,

ÇÜNKÜ NE KADAR ZAMANINIZ VAR BİLMİYORSUNUZ...

Alıntıdır...

sahibini bilen yazarsa keyifle eklerim...

31 Ocak 2009 Cumartesi

ALLAH RIZASI



Şu dünyada en büyük gayemizin ALLAH RIZASI olması duasıyla;
benim çok hoşuma gitti bu kıssadan hisse
inşallah sizde beğenirsiniz!
hepinize iyi haftasonları dilerim,
buyrun kıssayı okuyun;

*Vakti zamanında odunculukla geçinen, çalış kan, dürüst, dindar bir adam vardı O zamanda yaşayan bazı insanlar, yakın bir çevrede bulunan ve nadir yetişen bir ağaca kutsallık izafe etmişlerdi Adaklarını, dileklerini o ağaç aracılığıyla yapıyorlardı Bu oduncu anılan ağacı şirk (Allah'a ortak koşma) sebebi olarak görüyordu ve bunun için kesmeye karar verdi O zamana kadar kimse buna cesaret edememişti Oduncu bir gün baltasını aldı ve verdiği kararı uygulamak üzere yola koyuldu Yolda karşısına acayip görünüşlü, insana güven vermeyen biri çıktı Oduncu "sen kimsin?" diye sordu, o da "Ben şeytanım" diye cevap verdi Oduncu "Vay alçak vay hain demek insanları yoldan çıkaran sensin, şimdi seni geberteyim" diye söylenip üstüne çullandı Bir anda şeytanı altına alıp boğazına abandı "Demek ki insanları kandırıp o ağacı kutsallaştıran da sensin alçak herif" dedi Şeytan, "Boşuna uğraşma, çabalama, beni öldüremezsin, çünkü Allah tarafından kıya mete kadar insanları saptırmak için bana mühlet verildi Sen o ağacı kesmekten vazgeç sana bir öneride bulunacağım" diye karşılık verdi Oduncu "Kabule şayan ne önerin olabilir muzır herif?" diye çıkıştı Şeytan şu öneride bulundu:

- Sen o ağacı kesmekten vazgeçersen sana her sabah bir altın getirir yastığının altına koyarım Böylece seni geçindirmeye bile yetmeyen odunculuktan kurtulmuş olursun

Oduncu biraz yumuşar gibi oldu ve sordu:

- Peki vadettiğin bir altını getirmezsen ne olacak?

- O zaman bana dilediğini yap

Oduncu öneriyi, kabul etti, ağacı kesmeden geri döndü O gece yattı Sabah olunca yastığının altına baktı ve gerçekten bir altın konmuştu Buna çok memnun oldu Merakla ertesi günü bekledi Ertesi gün oldu ama yastığının altına para konmamıştı Belki başka bir yere koymuştur diye her yanı alt üst etti yine altın çıkmadı Buna çok içerleyen oduncu hemen bıçağını baltasını alıp şeytanı bulup öldürmek üzere yollandı Aynı yerde şeytanla yine karşılaştılar Oduncu şeytanı görür görmez hemen üzerine atıldı Ama önceki nin tersine şeytan kendisini bir un çuvalı gibi savurdu Adam kalktı, şeytanın üzerine yeni bir hamle yaptı Ama elini bile süremedi Artık insiyatif şeytana geçmişti Şöyle dedi:

- Boşuna uğraşma arkadaş, sen geçen sefer beni neredeyse haklıyordun, çünkü o zaman Allah rızası için yola çıkmıştın Şimdi ise bana kızgınlığın kendi nefsin için Bundan dolayı artık bana gücünü geçiremezsin, aksine sen mağlup olursun

21 Ocak 2009 Çarşamba

DOMATESÇİ MİLYARDER

Benim çok hoşuma gitti,bu kıssadan hisse sizlerle paylaşmak istedim inşallah beğenirsiniz;

*Peygamberimiz, babaların çocukları için yaptığı duaları "peygamber duası"na benzetirken, anne ve babası sağ iken cenneti kazanmayanlara hayret ettiğini belirtmiş.

Sadece Cennet değil ki,

Bu dünyayı kazanmak da onlara bağlı.

Yani, anne ve babalarımıza.

*** 80'li yıllar asistanlık yıllarımdı ve bana göre en aktif dönemimdi.

Zafer dergisine o yıllarda katılmış ve yardım için sadece parmağımı uzatayım derken, ilk önce elimi, sonra kolumu, daha sonra da bütün vücudumu kaptırmıştım. Artık fakülteden gelir gelmez kapağı dergiye atıyor ve gece yarılarına kadar mizanpaj yapıyordum. Selim Gündüzalp'le birlikte tabi. Arka planda ise, başta rahmetli hocamız Haluk Nurbaki olmak üzere, en az bizler kadar çalışan ve yaptıkları için hiçbir karşılık beklemeyen bir yazar kadrosu vardı. O zamanlar ilk gençlik çağlarının başında olan Ali Suad ve Özkan Öze, hem bütün gayretleriyle bize yardımcı olur, hem de dakikasında boşalan bardaklarımıza çay yetiştirirlerdi. Dergicilik zor işti doğrusu...

O ayın dergisini tamamlayıp "Gerçeğe Doğru" ciltlerine geçtiğimizde, tam bir hapis hayatı başlıyordu. Bilgisaraylar o günlerde yaygın değildi. Bu yüzden de her şey elle yapılıyordu. Bazen bir ay boyunca dergiden çıkmıyorduk. Buna rağmen halimizden şikayetçi değildik. Çünkü bütün yorgunluğumuza rağmen, ruhumuzun bayram yaptığını hissediyorduk. İşimiz bittiğinde, esnaf ziyaretleri başlıyordu.

O günlerde civa gibi bir genç tanıdık. (Bu gencin gerçek ismini vermek istemiyorum. İsterseniz ona Osman diyelim.)

Osman, işe bir tezgahtar olarak başlamıştı. İnanılmaz derecede çalışkan bir insandı. Yaşlı babası, ona her an destek veriyor ve aşırı bir şefkat gösteriyordu. Kısa bir süre içinde, kendi işyerini açtı. Hatırladığım kadarıyla, iç giyim ve gecelik satıyordu. Dükkanı arı kovanı gibiydi. Birkaç ay sorma, ara sokaklardan çıkıp Adapazarı'nın en işlek caddesine geçti. Aynı ilgiyi görünce, bir dükkan daha açtı. Hemen arkasından, bir tane daha...

Osman artık gerçek bir milyarderdi.

*Aradan geçen yıllar içinde, babasıyla kavga edip darıldığını ve onu gücendirdikten sonra, yüzüne bile bakmadığını duyduk. Kendisine defalarca giderek, yaptığı işin yanlış olduğunu ve babasının rızasını mutlaka alması gerektiğini tekrarladık. Ama Osman, artık büyük adamdı ve hiç kimseye tenezzül etmiyordu.

Onu ikna etmek mümkün olmadı.

Yaşlı adam, kavgadan sonra hastalandı.

Ve bütün ısrarlara rağmen gururunu kıramayan ve kendisini ziyaret etmeye yanaşmayan oğlunun ismini sayıklayarak vefat etti.

Osman'ı birkaç yıl sonra pazarda gördüm.

Rabbim şahittir ki, küçük bir tezgah açmış domates satıyordu.


Alıntıdır
http://www.ihya.org/
Hikayeler

8 Eylül 2008 Pazartesi

Ne Bekliyorsunuz Kalkın Ona " SEVDİĞİNİZİ" Söyleyin...





Öğretmen, yetişkin sınıflardan birisine şöyle bir ödev verir:
- "Sevdiğiniz birine gidin ve ona kendisini sevdiğinizi söyleyin."
Bir sonraki dersin başında ise öğrencilerden birisi söze şöyle başlar:
- Geçen hafta bize bu ödevi verdiğinizde size sinirlenmiştim. Bu sözleri söyleyebileceğim hiç kimsenin olmadığını düşünüyordum.

Eve giderken bir anda yüreğimin sesine kulak verdim. İşte o zaman kime "Seni Seviyorum" diyeceğimi anladım.
Bundan beş yıl önce babamla aramızda bir tartışma geçmişti ve o günden bu yana bu sorunu çözememiştik. Önemli aile toplantılarının dışında birbirimizi görmemeye çalışıyorduk ve hemen hemen hiç konuşmuyorduk.
Eve vardığımda babama kendisini çok sevdiğimi söylemeye hazırdım. Bu kararı almak bile üzerimden büyük bir yük kaldırmıştı.
Saat 15:30'da annemle babamın evinin kapısını çaldığımda kapıyı babamın açması için dua ettim. Çünkü kapıyı annem açarsa kendimi tutamayıp, ona kendisini sevdiğimi söylemekten korkuyordum. Fakat Allah yardım etti ve kapıyı babam açtı.

Hiç zaman kaybetmeden eşikten adımımı attım ve :
- "Baba, buraya seni sevdiğimi söylemeye geldim" dedim.
Babam sanki bir anda başka bir adam olmuştu.
Yüzündeki ifade yumuşadı, kırışıklıklar yok oldu ve ağlamaya başladı. Kollarını açtı, beni kucakladı ve bana :
- "Ben de seni seviyorum oğlum, ama bunu hiçbir zaman dile getirmedim" dedi.

Fakat sizlere asıl anlatmak istediğim esas nokta bu değil. Babamı ziyaretimden iki gün sonra babam bir kalp krizi geçirdi ve hala hastanede. Şimdi yaşam savaşı veriyor.

Şimdi sizlere şu mesajı vermek istiyorum:
- "Yapmanız gerektiğine inandığınız hiçbir şeyi ertelemeyin. Ya babama olan sevgimi ifade etmek için hala bekliyor olsaydım? Yapmanız gerekeni hemen yapın, hiç beklemeden...
Alıntıdır..

Ne güzel bir tavsiye "Yapmanız gerekeni hemen yapın, hiç beklemeden..."
evet beklemeyin ya sevdiğimizi söyleyemeden ölürsek veya sölemek istediğimiz kişiyi kaybedersek içinden geldiği gibi yaşamalı insan çok sevdim bu hikayeciği sizlerle paylaşmak
istedim inşallah sizde seversiniz...

Hayırlı günler sevgiyle kalın
şimdi kalkıp uzun zamandır sevdiğinizi söylemediğiniz ama canınızdan çok sevdiğiniz birisine SENİ SEVİYORUM deyin ne kaybedersiniz ki bu mübarek ayda bir gönlü hoş etmenin mutluluğuna ve sevabına kavuşursunuz sadece ...

11 Mayıs 2008 Pazar

Anneler Günü Hikayesi


Bugün alışageldiğimiz "anneler günü" anlamında olmasa da anneler için yapılan
kutlamalar Sümerlere dek dayandırılabilir.

Matriyarkal (anaerkil) düzenin hüküm sürdüğü tarihin ilkçağlarından bu yana
İştar, Kybele, Rhea ve daha bir çok yerel ve dönemsel isimlerle analık,
doğurganlık niteliğiyle ön plana çıkmış ve doğanın uyandığı, yeniden doğduğu
bahar mevsimi ile özdeşleşmiştir.


Patriyarkal düzenin yerleşmeye başlaması zaman zaman kutlamaların içeriğinin
ve şeklinin değişmesine ve hatta bazı dönemlerde gizli olarak yapılmasına sebep
olmuşsa da kesintiye uğratamamış; her bahar coşkulu kutlamalar ve sunularla
bir gelenek halini alarak binlerce yıl kesintisiz olarak sürmüştür.


Mayıs ayının ikinci pazar günü Anneler Günü'dür. Anneler Günü evrensel bir
gündür. Dünyada milyonlarca ana bugün çocukları tarafından sevgi ve saygı ile
anılır.


Anneler Günü ülkemizde 1955 yılından bu yana kutlanıyor. Türk Kadınlar Birliği
ülkemizde her yıl çocukları için büyük fedakarlığa katlanan annelerden birini
yılın annesi seçer. Yılın annesinin kişiliğinde tüm annelere iyi dilekler sunulur.



Amerika'nın Filedelfiya eyaletinde 9 Mayıs 1966 günü Jarvis isimli bir kızın
annesi öldü. Annesini çok seven Jarvis'in üzüntüsü aylarca sürdü. Hayatla
kimsesi kalmayan Jarvis ölüm olayına bir türlü alışamadı.


Yaşama küstü.

Canlılığını, yaşama sevincini yitirdi.

Yemedi, içmedi bir ara ölmeyi bile düşündü. Jarvis'in bu durumunu yakından
izleyen komşusu Jarvis'le arkadaş oldu. Bir gün yaşlı komşu söyleşi sırasında
Jarvis'e "İnsanlar doğar, yaşar, ölür. Bu bir doğa kanunudur." dedi.

Bu iki cümle, Jarvis'i çok etkiledi. Ölümün de doğmak, yaşamak gibi bir doğa olayı
olduğunu düşündü. Ancak bu doğruyu bulmak Jarvis'in annesine olan sevgisini
azaltmadı.

Aradan geçen süre içinde ölüm sözcüğünün soğukluğu gitti.
Yerine anne sevgisinin sıcaklığı geldi. Artık Jarvis anne

sini gözyaşları ile değil, severek anmaya başladı.
Acıları azaldı. İçinde arı, duru bir sevgi oluştu. Aradan bir yıl geçti.
Bu süre içinde Jarvis, hemen her gün annesinin mezarına çiçekler götürdü.
Jarvis'in annesinin ölüm yıldönümünde bütün arkadaşları eve geldi.


O gün Jarvis arkadaşlarına :
Geçen bir yıl içinde çektiğim acılar bana şunu öğretti "Dünyada anne sevgisinin yerini dolduracak hiçbir sevgi yoktur. Yılın bir gününü annelere ayıralım. O günü annelerimizle ilgili anılarla dolduralım. Böylece annelerimize olan sevgi borcumuzu ödeyelim." dedi.


Arkadaşları Jarvis'in önerisini çok beğendiler. Birlikte hemen kentin Belediye Başkanına gittiler. Başkan onları dinledi. Öneriyi içtenlikle benimsedi. Daha sonra bu öneri gazetelere, yazarlara anlatıldı. Jarvis ve arkadaşlarının çalışmaları kısa sürede sonuç verdi.


Amerika Birleşik Devletleri Kongresi mayıs ayının ikinci pazar gününün Anneler Günü olarak kutlanmasını kararlaştırdı.

Anneler günü ilk kez 1908 yılında kutlandı. Daha sonra bütün uygar ülkelerde kutlanmaya başlandı. Her yıl mayıs ayının ikinci pazar günü gazetelerde annelerle ilgili yazılar, anılar, şiirler yayınlanır. Radyo ve televizyonda ana sevgisini konu eden konuşmalar yapılır.


Türk Kadınlar Birliği'nin şubesi olan illerde yılın anneleri seçilir.


Okullarımızda ayrıca Anneler Günü nedeniyle toplantılar düzenlenir. Bu toplantılarda okunan şiirler, söylenen türküler, şarkılar, annelere armağan edilir. Filimler gösterilir. Sergiler düzenlenir.

Anneler Gününde annemize bir demet kır çiçeği armağan ederek, bir güzel sözcükle yanağından öperek onu çok mutlu ederiz...


Başta kendi annemin ve annem gibi sevdiğim teyzelerimin ve tüm annelerin anneler günü kutlu olsun,diledikleri her güzel şeyin gerçek olması duasıyla...

sizi çok seviyoruz...

22 Mart 2008 Cumartesi

Sen şimdi "su olduğunu" düşün...


Bir an için sen su olduğunu düşün. Su denli özel, su denli yararlı ve su denli çok, tükenmez...


İnanıyorum ki gerçekten de öylesin. Ama ister çeşmelerden dökül, ister göklerden yağ, ister nehirler dolusu ak; dibi olmayan bir kovayı dolduramazsın.
Yani seni dinlemeyenlere sesini duyuramazsın... Unutma daha çok bağırdığında daha çok dinlenmezsin, gürültünün parçası olursun yalnızca!..

Suyun yanında olanlar suyu en az içenlerdir. Çünkü; "Su nasılsa burada, gerek yok ki suyu kana kana içmeye" diye düşünürler...
Tıpkı, sesini sürekli duyanların seni dinlemedikleri gibi!..

Ormandaki hiçbir hayvan, ırmağın gürültüler koparan yerinden su içmeye çalışmadı şimdiye dek. Hepsi, hep sabahın en sakin anını bekledi; suyun durgun yerlerini bulabilmek için,
Gittiler ve sakin sakin gereksinimlerini giderdiler. Onlar için en uygun olan kendi istedikleri zamanda.
Sen, hep bir su olduğunu düşün.
Su gibi güzel, su gibi yararlı, su gibi vazgeçilmez...
Ve su gibi yaşam kaynağı olduğunu düşün.
Ama su gibi yaşatıcı ol.
Su gibi yıkıcı, sürükleyici ve öldürücü değil!..

Suysan tarlalarını basma insanların, yuvalarını yıkma, ocaklarını söndürme; sana "felaket" denmesin!Suysan bir bardağa sığabil ki damarlara girebilesin!..
Su gibi özel, su gibi güzel, su gibi yararlı, su gibi gerekli ve su gibi bitmez tükenmez olduğunu da unutma.
Ayrıca su gibi sakin olabileceğin gibi, su gibi de "kıyametler" koparıcı olabileceğini unutma...

Vadiler varken önünde ve ovalar varken, yayılabileceğin küçük ırmaklara ayırabiliyorsan kendini ve bardaklara bölebiliyorsan, yaşam verirsin çevrene.
Yoksa hep duyulmayan, dinlenmeyen, korkulan ve kaçılan olursun seller, afetler gibi.
Tercih elindeydi hep ve hep de "senin" ellerinde olacak...
Ya tutmayı öğreneceksin dilini ya da hiç durmadan konuştuğun için, yalnızca bomboş ve anlamsız sesler çıkartan birisi olduğunu zannettireceksin çevrendeki insanlara!Ama yapman gereken şu değil mi? Düşüneceksin ne zaman ne söyleyeceğini.


Düsüneceksin kimin dinleyip dinlemediğini, kimin anlayıp anlamadığını. Düşüneceksin anlatmak istediklerinin ne kadarını anlatabildiğini...
Hatta anlayanların anladıklarının da senin anlattıklarının ne kadarı olduğunu düşüneceksin... Konuşmak için en uygun zamanı bekleyecek, en az ama en uygun sözcükleri seçmeye çalışacaksın...


Yolcuların, önceden aldıkları biletleri ceplerinde olduğu halde, saatlerini kontrol ederek, zaman yaklaştığında, vapurun kalkacağı iskelede hazır olmaları gibi, sen de fikrini bildireceğin kişinin "kıyıya yanaşmasını" bekleyeceksin!..
Demeyeceksin "Ben canım isteyince giderim iskeleye, vapur da o saniyede gelmek zorunda!.."Demeyeceksin "Ben aklıma geleni aklıma geldiği biçimde söylerim.
Karşımdaki de değil duymak, değil dinlemek, anlattığımdan bile fazlasını anlamak zorunda!..
"Keşke öyle olsaydı. Keşke haklı olsaydın, ama maalesef değil... Ağzını açıp "Şelaleden dökülen suyu" içmeye çalışan bir tavşan gördün mü hiç?..
Ya da önüne çıkan ağaçları bile sürükleyen bir selden susuzluk gidermeye uğraşan bir ceylan gördün mü?Kaplanlar bile içebilmek için suyun durulmasını bekler; beyni olan her canlı gibi!..


Hadi... Sen şimdi "su olduğunu" düşün ve kendini "su gibi" hisset...
Su gibi özel, su gibi güzel, su gibi berrak, su gibi yararlı...
Su gibi yaşam kaynağı ve su gibi bitmez tükenmez olduğunu anımsa...
Ama yine su gibi "bir küçük bardağın içine" sığdır ki kendini girebilmeyi öğren insanların damarlarına.
Yaşam ver... Vazgeçilmez ol!..

5 Ocak 2008 Cumartesi

SEN YOKSUN...

SEN YOKSUN...

Güneşli bir gün ve temiz bir havanın içinde bulutlarda yürüyorum... Normal insanlar için yaşanası saatler bunlar... Benim içinse ağaçların yeşiline takılmış bir uçurtmadır hüzün... Sen yoksun...

Her baktığım nokta yüzünden bir parça.. Şurası gözlerin, şurası yanaklarından çenene dökülen küçük gamzelerin tümseği.. Şu çiçekler kızıla çalıyor biraz, ellerimde bir orman kızılıydı onlar.. İşte şu parkta çillerinden oluşan küçük çakıl taşları var... Saymış mıydım hepsini, hepsi de benden bir parçaydılar... Toprağa daireler çiziyorum, kahverenginin en güzeline çalan gözlerinden öpüyorum.. Yatsam uzansam şuraya, kim ne diyebilir ki bana.. Sana kavuşuyorum sonuçta... Sen yoksun...

Adım adım arşınlıyorum sokakları... Bir adam boş bakışlarımı yakalıyor gülümseyerek... Betondan farkı var mı bilmiyor. Bir kadın selam veriyor öpüp kucakladığı da kim ben miyim.. Hoş sohbet selam sözcükler havada uğulduyor... Duymadığıma şaşırmıyorum bile.. Bakıyorum sadece, yüzümde asılı kalmış bir sahte gülümseme... Sen yoksun...

İçimde gergin saatler.. Senin yokluğunda senin çokluğuna, içime sığmayışına, barajını yıkıp geçen bir nehir gibi, göğüs kafesimi kırışına ne demeli.. Ne demeli şimdi tuzlarından gözkapaklarımı açamadığım birikmiş gözyaşlarıma... Sana doyamayışıma, elimde yeni kesilmiş palmiye dalı, deli divane dolanışıma ne demeli.. Bizim şarkımızı söylerken -ki hiç de hüzünlü olmadığını bilirsin- sokaklarda ağlaya ağlaya göbek atışıma ne demeli.. Beni bilirsin, sen de kınama... Seni yaşıyorum sonuçta... Sen yoksun...

Bir zamanlar su gibi geçen zaman hangi adrese taşındı bilmiyorum.. Ardında bir not bile bırakmadan çekip giderken yerine geçmek bilmez dakikaları nöbetçi bırakmış.. Başım dik mi evet, göğsüm gergin evet , gözlerim gülüyor mu kesinlikle evet.. Peki neden içimde bir oynak bıçak gezinmekte.. Her nefeste bir oramı bir buramı kesmekte... Sebebi belli, ben de biliyorum... Seni deliler gibi özlüyorum sonuçta... Sen yoksun...

Sen yoksun yalnızım,

sokaklar yalnız kaldırımlar yalnız, yalnızlığa uzanıyor öylece caddeler.
Sen yoksun yalnızım, soğuk bir kimya işliyor ruhumu...

Sen yoksun yalnızım, yokluğuna ektim hüzünlerimi...



Küçük alıntı bir hikaye benim çok hoşuma gitti