20 Mayıs 2008 Salı

Doğum günü sofram ve kısa bir ara...

Bu sofradaki lezzetleri kardeşimin doğum günü için kendi ellerimle hazırladım.Daha güzellerini de hazırlamak isterdim fakat dersaneye gitmem gerektiği için akşamdan hazırlık yapmak zorunda kaldım sabah pastamın sosunu ve süslemesini yapabildim ancak...

Resim pek net değil artık elimizdekilerle idare edeceğiz napalım...

Kızlar güzel vakit geçirmişler,memnun kalmışlar hazırladıklarımdan...

gelelim menümüze;

1-Galeta unlu poğaça

2-Düğme kurabiye

3-Minik turta

4-Kısır

5-Kümbet pasta

6-Damla çikolatalı kek

7-Yoğurtlu biber kızartması

8-Zeytinyağlı fasulye

işte bu kadar önümüzdeki günlerde tariflerimi sizlerle paylaşacağım kısa bir mola veriyorum on gün kadar sınavlarıma kaldığı için biraz çalışmam lazım malumunuz çalışmadan mezun olunmuyor,sizleri seviyorum afiyetle kalın...

14 Mayıs 2008 Çarşamba

13 MAYIS benim doğum günüm ÇOOOK TEŞEKKÜR EDERİM EMEĞİ GEÇENLERE....

Bu benim için papatyaprensesin elleriyle hazırladığı şahane pasta...
Dün benim doğum günümdü,çok güzel bir doğum günü geçirdim benim için hazırlanmış iki ayrı hatta üç kutlama vardı...

Herşey çok güzeldi öncelikle bir hafta evvelden sözleşip bana ve bugün dogum günü olan kardeşim için süpriz bir kutlama hazırlayan canım kardeşim.papatyaprenses.'e ve canım teyzeme ve bunu bir hafta benden saklayan (saklamaya çalışan) canım anneme çooook teşekkür ederim...
Diğer pastalarımın resimlerini de elime geçtikçe ekleyeceğim...
Bana güzel bir gün, güzel bir doğum günü geçirten bütün dostlarıma,arkadaşlarıma herkese çooook teşekkür ederim...
BU GÜN ORTANCA KARDEŞİMİN YAŞ GÜNÜ...MUTLU,SAĞLIKLI,HUZURLU,BAŞARILARLA DOLU NİCE SENELER DİLİYORUM
İYİKİ DOĞDUN CEREN'CİM....

12 Mayıs 2008 Pazartesi

Arpa Şehriye Salatası...

Mütevazi soframın mütevazi tariflerinden birisini sizlerle paylaşıyorum bugün...
Denemediyseniz hala deneyin bence arpa şehriyenin kalbini kırmayın :))
Geçelim basit ama lezzetli tarifimize;
Malzemeler
1 paket arpa şehriye
1 demet dereotu
1-2 su bardağı kadar yoğurt
1/2 su bardağı mayonez
1/2 su bardağı zeytinyağ
tuz
Yapılışı:Arpa şehriyelerimizi haşlıyoruz ve süzüyoruz,karıştırma kabımızın içine şehriyelerimizi alıyoruz ,yoğurdunu,mayonezini,tuzunu,ince kıyılmış dereotunu ilave edip bir güzel karıştırıyoruz.
Afiyet bal şeker olsun ,görüntüsü hoş oluyor tavsiye ederim...

11 Mayıs 2008 Pazar

Anneler Günü Hikayesi


Bugün alışageldiğimiz "anneler günü" anlamında olmasa da anneler için yapılan
kutlamalar Sümerlere dek dayandırılabilir.

Matriyarkal (anaerkil) düzenin hüküm sürdüğü tarihin ilkçağlarından bu yana
İştar, Kybele, Rhea ve daha bir çok yerel ve dönemsel isimlerle analık,
doğurganlık niteliğiyle ön plana çıkmış ve doğanın uyandığı, yeniden doğduğu
bahar mevsimi ile özdeşleşmiştir.


Patriyarkal düzenin yerleşmeye başlaması zaman zaman kutlamaların içeriğinin
ve şeklinin değişmesine ve hatta bazı dönemlerde gizli olarak yapılmasına sebep
olmuşsa da kesintiye uğratamamış; her bahar coşkulu kutlamalar ve sunularla
bir gelenek halini alarak binlerce yıl kesintisiz olarak sürmüştür.


Mayıs ayının ikinci pazar günü Anneler Günü'dür. Anneler Günü evrensel bir
gündür. Dünyada milyonlarca ana bugün çocukları tarafından sevgi ve saygı ile
anılır.


Anneler Günü ülkemizde 1955 yılından bu yana kutlanıyor. Türk Kadınlar Birliği
ülkemizde her yıl çocukları için büyük fedakarlığa katlanan annelerden birini
yılın annesi seçer. Yılın annesinin kişiliğinde tüm annelere iyi dilekler sunulur.



Amerika'nın Filedelfiya eyaletinde 9 Mayıs 1966 günü Jarvis isimli bir kızın
annesi öldü. Annesini çok seven Jarvis'in üzüntüsü aylarca sürdü. Hayatla
kimsesi kalmayan Jarvis ölüm olayına bir türlü alışamadı.


Yaşama küstü.

Canlılığını, yaşama sevincini yitirdi.

Yemedi, içmedi bir ara ölmeyi bile düşündü. Jarvis'in bu durumunu yakından
izleyen komşusu Jarvis'le arkadaş oldu. Bir gün yaşlı komşu söyleşi sırasında
Jarvis'e "İnsanlar doğar, yaşar, ölür. Bu bir doğa kanunudur." dedi.

Bu iki cümle, Jarvis'i çok etkiledi. Ölümün de doğmak, yaşamak gibi bir doğa olayı
olduğunu düşündü. Ancak bu doğruyu bulmak Jarvis'in annesine olan sevgisini
azaltmadı.

Aradan geçen süre içinde ölüm sözcüğünün soğukluğu gitti.
Yerine anne sevgisinin sıcaklığı geldi. Artık Jarvis anne

sini gözyaşları ile değil, severek anmaya başladı.
Acıları azaldı. İçinde arı, duru bir sevgi oluştu. Aradan bir yıl geçti.
Bu süre içinde Jarvis, hemen her gün annesinin mezarına çiçekler götürdü.
Jarvis'in annesinin ölüm yıldönümünde bütün arkadaşları eve geldi.


O gün Jarvis arkadaşlarına :
Geçen bir yıl içinde çektiğim acılar bana şunu öğretti "Dünyada anne sevgisinin yerini dolduracak hiçbir sevgi yoktur. Yılın bir gününü annelere ayıralım. O günü annelerimizle ilgili anılarla dolduralım. Böylece annelerimize olan sevgi borcumuzu ödeyelim." dedi.


Arkadaşları Jarvis'in önerisini çok beğendiler. Birlikte hemen kentin Belediye Başkanına gittiler. Başkan onları dinledi. Öneriyi içtenlikle benimsedi. Daha sonra bu öneri gazetelere, yazarlara anlatıldı. Jarvis ve arkadaşlarının çalışmaları kısa sürede sonuç verdi.


Amerika Birleşik Devletleri Kongresi mayıs ayının ikinci pazar gününün Anneler Günü olarak kutlanmasını kararlaştırdı.

Anneler günü ilk kez 1908 yılında kutlandı. Daha sonra bütün uygar ülkelerde kutlanmaya başlandı. Her yıl mayıs ayının ikinci pazar günü gazetelerde annelerle ilgili yazılar, anılar, şiirler yayınlanır. Radyo ve televizyonda ana sevgisini konu eden konuşmalar yapılır.


Türk Kadınlar Birliği'nin şubesi olan illerde yılın anneleri seçilir.


Okullarımızda ayrıca Anneler Günü nedeniyle toplantılar düzenlenir. Bu toplantılarda okunan şiirler, söylenen türküler, şarkılar, annelere armağan edilir. Filimler gösterilir. Sergiler düzenlenir.

Anneler Gününde annemize bir demet kır çiçeği armağan ederek, bir güzel sözcükle yanağından öperek onu çok mutlu ederiz...


Başta kendi annemin ve annem gibi sevdiğim teyzelerimin ve tüm annelerin anneler günü kutlu olsun,diledikleri her güzel şeyin gerçek olması duasıyla...

sizi çok seviyoruz...

8 Mayıs 2008 Perşembe

KOSKOLAY KARIŞIK PİZZA

Bu pizza tarifini iki haftadır eklemek istiyorum araya başka tarifler girdi olmadı,gerçi çok kolay bir tarif ama olsun
iki hafta evvel kızartmak için fırından hamur almıştık annem bir güzel yapmış bizde afiyetle yemiştik o günden kalma yaklaşık bir adet ekmek hamurumuz vardı buzdolabında değerlenmeyi bekleyen...
bir iki gün dolapta bekledikten sonra haftanın ortalarında gel bakalım hamur sen dedik ve güzel bir pizza yaptık afiyetle de yedik...
gelelim herkesin bildiği kolay pizza tarifine;

Not:Hamurunu bizzat kendimin yaptığı pizza tariflerimde vardır...

Malzemeler
1 adet ekmek hamuru
2 yumurta
1/2 su bardağı sıvı yağ
tuz,karabiber,kırmızı biber
1/4 bardak çekirdekleri çıkarılmış ve doğranmış siyah zeytin

1-2 doğranmış domates
1-2 doğranmış sivri biber
1/2 kase doğranmış yeşil soğan
1-2 yemek kaşığı domates veya biber salçası
birkaç dilim sucuk
1/2 bardak süt
birkaç parça küp şeklinde kesilmiş tereyağı

Yapılışı:Fırın tepsimizi bir güzel yağlıyoruz,ekmek hamurumuza biraz un ilavesiyle merdane ile açıyoruz,yağlanmış tepsiye bir güzel yerleştiriyoruz.Bir kasenin içine yumurtalarımızı kırıyoruz,sütümüzü,baharatlarımızı,sııvıyağımızı koyup iyice çırpıyoruz.

Başka bir kasenin içine salçamızı alıp içine ya biraz su ya da süt koyarak açıyoruz.

Hamurumuzun üzerine salçalı suyumuzun yarısını döküyoruz her tarafına yayıyoruz,yumurtalı sosumuzun yarısına döküyoruz,taze soğanı,domatesi,biberleri,zeytini güzelce yayıp sucuklarımızı diziyoruz ve yumurtalı harcımızın kalan kısmını üzerlerine döküyoruz,salçamızın kalan kısmınıda döküp küp tereyağlarımızı aralıklarla pizzamızın üzerine koyuyoruz,

Önceden ısıtığımız 180 derece fırına veriyoruz,

üzeri kızarana kadar pişiriyoruz yaklaşık20 -25 dk

Afiyet olsun...


Ben kalan hamurumu değerlendirdim,bazen hususi pizza yapmak için hamur almıyor değilimdir hani çabuk çabuk birşeyler hazırlamak gerektiğinde kurtarıyor insanı ekmek hamuru....

6 Mayıs 2008 Salı

Sofra keyfimiz ...Mütevazi soframız


Bu mütevazi sofra Mübişim ve Havva abla için hazırlandı çok memnun kaldılar sağolsunlar, mütevazi menümüzde neler var gelelim ona;

1-Galeta unlu poğaça
2-Yeşil salata
3-Arpa şehriye salatası
4-Karışık kızartma
5-Taze soğanlı patates mücveri
6-Alman Pastası ve çay eşliğinde güzel muhabbetli bir öğleden sonra geçirdik,ardından pudra şekerli çileklerimizi afiyetle yedik ve kahve keyfimizide yaparak sonlandırdık muhabbetimizi
tarifleri önümüzdeki günlerde sizlerle buluşturacağım şimdilik bu kadar
keyifle ve mutlu kalın....

1 Mayıs 2008 Perşembe

PORTAKAL REÇELİ...



Malzemeler
1 kilo portakal
1 - 1.5 kilo toz şeker (AĞIZ TADINIZA GÖRE)
yarım limon suyu

Yapılışı
Portakallarımızın kabuklarını bıçak yardımıyla hafifçe tırtıklıyoruz ve suya koyuyoruz bir gün boyunca 5- 6 kez suyunu değiştiriyoruz.Ertesi gün portakalları küp küp doğruyoruz tenceremize alıp şekerini ilave ediyoruz ve ocağa alıyoruz ,kıvamı gelene kadar pişiriyoruz bu aşamada reçelimizin üzerinde oluşan köpüğü almayı ihmal etmeyelim bildiğiniz üzere köpük reçelimizin rengini bozar. Kıvamı gelince limon suyunu ilave edip iki dk daha kaynatıyoruz ve altını kapatıp soğumaya bırakıyoruz.

Soğuyan reçelimizi kavanozlara alıp ağzını sıkıca kapatıyoruz,Hem kahvaltıda hem ani tatlı krizlerinde iyi gelen lezzetli bir reçel...
Dilimli olarak da hazırlanabilir dilimli olduğunda tam bir tatlı havasında oluyor üzerine kaymak ilavesiyle mükemmel oluyor mükemmel Annemmin ellerine sağlık sağolosun nefis reçel yapar kendileri.... (annem diye demiyorum)
istenirse reçelimizin içine 1-2 tane karanfil konulabilir....

Afiyet bal şeker olsun ...

27 Nisan 2008 Pazar

Kağıda pasta ( ÇİKOLATALI MUFFİN )


Malzemeler
1 fincan sıvıyağ
1 yumurta
1 fincan toz şeker
3 fincan un
1-2 çay kaşığı karbonat
kek kağıdı
Kreması
2 fincan toz şeker
2 su bardağı süt
3 yemek kaşığı kakao
2 yemek kaşığı nişasta veya un
1 yemek kaşığı margarin
1 paket vanilya

Yapılışı: Yumurta ve şeker iyice çırpılır unu karbonatı ve sıvıyağı da ilave edilerek güzelce karıştırılır kek kağıtlarının içine birer tatlı kaşığı konularak 150 derecede pişirilir.Diğer tarafta süt,nişasta kakao ve şeker iyice çırpılır ve karıştırarak pişirilir koyulaşınca beş dakika daha pişirilir, margarini, vanilyasıda ilave edilirek altı kapatılır.
Pişen keklerin üzerine sıcak olan kremadan dökülür ve afiyetle yenilir...
biz bayılırız bu minik KAĞITTA PASTACIKLARA (eskiden böyle denirdi ) çok eski bir tarif lezzetli ve yapımı kolay

Ben cici kardeşime(papatyaprenses) götürmek için hazırlamıştım bu pastacıkları pardon muffinleri....

24 Nisan 2008 Perşembe

ONBİRİNCİ GÜN...




YAŞLI ADAM, son demlerini yaşıyordu. İhtiyarlık derdine, bir de ağır hastalık eklenmişti. Kendisiyle ilgilenen kişiler, ona iyi olduğunu söylüyorlardı ama, ciğerleri parça parça dağılıyordu sanki, her öksürüşte. Esasında hastalığından fazla, günahları üzüyordu yaşlı adamı.

Özellikle gençliğinde pek çok hata yapmıştı. Bu yüzden de evlatları hayırsız çıkmış, her biri bir köşeye dağılmıştı. Eşi, beş yıl kadar önce vefat edince, büyük oğlu yurt dışına yerleşmiş, oraya gidince de, her şeyi unutmuştu. Kızı da bir serseriye kaçmıştı habersizce. Küçük oğlu, nispeten hayırlıydı. Arada bir kendisini ziyaret eder, yatağının baş ucuna birkaç kuruş koyardı. Hatta onu hastaneye bile kaldırmış, bazı masraflarını üstlenmişti.



İhtiyarın yalnızlığı, hepsinden kötü idi. Kendisinden ümit kesen doktorlar, sonunda onu evine göndermişlerdi. Durumu artık çok daha kötüydü. Birkaç seans kemoterapi tedavisi, vücudunun her yerini fosur fosur kabartmış, ayakta bile duramaz hale gelmişti. En çok ihtiyaç duyduğu zamanda, küçük oğlu da uğramaz olmuştu her nedense. Çok şükür ki komşuları vefalı insanlardı. Evlerinde ne pişse, ona da bir parça getirirlerdi.

Yaşlı adamın hemen baş ucunda, eski bir telefon bulunuyordu, çalmasını boşuna beklediği. Borcundan ötürü çoktan kesilmiş, üstü tozla kaplanarak rengini kaybetmişti. Gerçi çalışsa bile, arayan çıkmazdı ya!. O kadar özlemişti ki onun sesini. Bir zamanlar hâlini soran dostlarını. Dayanılmaz ağrılarla kıvrandığı bir gece, telefona uzanarak ahizeyi kaldırdı. Belki gurbet ellerdeki oğlunun, belki de kızının sesi gelirdi derinlerden. Belki de eşinin yumuşak sesini duyardı, çok uzaklardan. Ahizeyi bir süre öyle tuttu. Çıt bile çıkmıyordu. Tam yerine koymak üzere iken, telefondan biri seslendi ona:

— Günahların için tövbe ettin mi?

— Evet!. diye atıldı yaşlı adam, gelen sesin sahibini merak bile etmeden. Yıllar buyu af diledim Allah'tan. Günahlarım, çok fazla olmasına rağmen.


— Doğru!. diye cevap geldi, antika telefondan. Günahların, başındaki saçlar kadardır. İnşallah affedilir!. Yaşlı adam, ağlamaya başladı. Gençliğinde pek umursamadığı, günün birinde affedilir zannettiği, belki de bu yüzden devam ettiği günahları, daha sonra binlerce kez tövbe etmesine rağmen demek ki silinmemiş, sırtında bir yük olarak bırakılmıştı. Yattığı yerden doğrulup pencereye bakınca, cama yansıyan görüntüsünü fark etti. Saçları bembeyaz, ama çok gürdü. Rahmetli babası, hatta dedesi gibi. Gözyaşları bir ara kesilince, yorgun vücudunu tekrar yatağa attı. Telefonu yerine koymaktansa, yastığının altına sıkıştırdı. Şimdi artık bir arkadaşı vardı. Hayalî olsa bile, belki başka bir şeyler de söylerdi ona, yüzünü güldürecek, ruhuna bayram yaptıracak sözler.

Aradan on gün geçti. Fakat ihtiyar adam, her an biraz daha artan acılarına değil, günahları için göz yaşı döküp ağlamayı, Allah'tan ümit kesmeyip tövbe etmeyi; telefondaki ses de, aynı sözleri tekrarlamayı sürdürdü.

— Günahların, başındaki saçlar kadardır!. İnşallah affedilir!.

On birinci gününde, yaşlı adam öleceğini anlamıştı. O geceki rüyası, daha önce gördüklerinden çok farklıydı. Rüyasında tamamen iyileşmiş, âdeta bir kuş gibi hafiflemiş, kendisini çağıran eşine koşmuştu. Daha sonra onunla birlikte uçmuştu, yamaçlarından şelaleler akan bir dağa doğru. Uyandığında, aceleyle kalkmaya çalıştı yerinden. Rabbinin huzuruna, taptaze bir abdestle varmalıydı.

Peki ya daha sonra?

Küçüklüğünden beri, "Allah Kerim!." diye tekrar ederdi.

Kerim Rabbi, belki onu da affederdi. Duvarlara tutunarak lavaboya yanaştı. Üstündeki aynaya baktığında, nefesi bir anda kesilir gibi oldu. Nurlu yüzü iyice aydınlanmış, bütün vücudu titremeye başlamıştı. Tekrar tekrar baktı görüntüsüne. Arada bir elleriyle başını sıvazlarken.

Evet, evet!. Gördüğü şey hayâl değildi.

Belki de ilaçların tesiriyle, başındaki saçlar tamamen dökülmüştü.

Bu sefer de sevinçten ağlıyordu ihtiyar.

Yatağına doğru son kez adım atarken, telefondan yine aynı ses geldi:

— Günahların, başındaki saçlar kadardır!.

Ve şunu sakın unutma ki, Allah Kerimdir..!

21 Nisan 2008 Pazartesi

PRENSES SOSLU ISLAK KEK...


Malzemeler

3 yumurta

1.5 su bardağı tozşeker

1 su bardağı sıvıyağ

1.5 su bardağı süt

1 paket vanilya

1 paket kabartmatozu

3 çorba kaşığı dolusu kakao

aldığı kadar un


Prenses sosu için;

2 yemek kaşığı dolusu kakao

100 gr erimiş margarin

5 kaşık pudra şekeri

2 yumurta

Islatmak için;

1 bardak süt

Yapılışı: Bütün malzemeler çırpılır ve 150 derecede pişirilir.Pişen kek süt ile ıslatılır.Sosunu hazırlamak için margarini,pudra şekerini yumurtalar bir güzel mikserle çırpıyoruz ve kakaosunu da ilave edip 5 dakika mikserliyoruz.Iınan kekimizin üzerine sosumuzu döküp bir güzel servis ediyoruz.

Afiyet olsun şahane oluyor...

17 Nisan 2008 Perşembe

REZENE





MAYDANOZGİLLER (Apiaceae) familyasından kokulu otsu bitki. Raziyene olarak da bilinir. Anayurdu Güney Avrupa ve Anadolu’dur. Hoş kokulu tohumları için ABD’de, İngiltere’de ve Avrupa’nın ılıman kesimlerinde tarımı yapılır.


Türkiye’de doğal olarak yetişmesine karşın ekimi yapılmaz. Rezene çoğunlukla bir metreye kadar boy atan çok yıllık bir bitkidir. İpliksi bir görünüm sergileyen ince parçalı yaprakları vardır. Küçük ve sarı renkli çiçekleri şemsiyemsi salkımlarda toplanmıştır. Yeşilimsi ya da sarımsı kahverengi tohumları silindir biçimli ve hafif kıvrıktır, sırtında da beş yatık çıkıntı bulunur. Bunlar her ne kadar tohuma benzerse de, aslında botanik bilimi bakımından tohum değil, meyve olarak kabul edilir.


Tarihte rezene
Rezene klasik Yunanca’da Marath (w)on adını alırken (Maratuwo biçiminde yazılır) bir zamanlar adını verdiği Attika Ovası’nda bolca yetişirdi. Burası M.Ö. 490’da, Yunan komutanı Miltiades’in Pers saldırısını geri püskürttüğü ve er Pheidippides’in (diğer adı Ariston) zafer müjdesiyle Marathon’dan Atina’ya 40 km’lik koşuyu gerçekleştirdiği ovadır. Marathon sözcüğünde aynı zamanda, insanoğlunun ateşi keşfedip, yemek pişirmeyi buluşunun kökenindeki söylence vardır. Çünkü Prometheus, tanrılardan çaldığı içten içe yanan bu paha biçilmez nimeti, dev bir rezenenin içinde getirir.
En eski kültür bitkilerinden biri olan Rezene, Romalılar tarafından da iyi değerlendirilmişti. “Bir gladyatörün güçlü ve haşin olmasını istiyorsanız, yemeklerine rezene katın. Eğer o savaşır ve yenilirse ölüsüne rezeneden çelenk takın.” Uzun ziyafetler döneminde Romalı savaşçılar sağlıklarını korumak, kadınları ise şişmanlığı önlemek için rezene yerlerdi. Çünkü tohumları gaz söktürücü olarak kullanılan ve genç sürgünleri ise sebze olarak yenen rezene, koku vermek amacıyla da şekerleme likör, pasta ve ilaçlarda kullanılırdı. Sonradan bu uçucu yağ-katı yağ, sabun ve parfüm sanayinde de kullanılmaya başlandı.
Kullanım alanları
Rezene halk arasında gaz söktürücü, mideyi ve gözü kuvvetlendirici olarak kullanılır. Süt artırıcı etkisi sayesinde annelerin severek kullandığı rezenenin yaprağı, yara iyi edici, kökü ise idrar çoğaltan bir işleve sahiptir. Uçucu yağ ve katı yağ çıkarıldıktan sonra kalan küspe, yüzde 22 kadar albümin ve değerli enzimler taşıdığından çiftlik hayvanları için iyi bir gıdadır. Rezene kökü, sap ve yaprakları aroma ve dayanıklılık sağladığından, turşuculukta geniş ölçekte kullanılır. Bu etkileri eski Mısır ve eski Mezopotamya’da da bilinirdi. Nitekim rezene, eski Mısır ve eski Mezopotamya’da “Materia Medica”larında kayıtlıydı. Anglosaksonlar ise şeytana karşı olan gücü nedeniyle rezeneyi dokuz yararlı ottan biri sayardı. İmparator Şarl iyileştirici özelliklerinden ötürü 812 yılında rezenenin imparatorluk bahçesi için gerekli olduğunu söylemişti. Yine İngiltere Kralı II. Edward’ın doktoru olan Gaddesdenli John (1280 -1361) körlük tedavisinde, rezene ve maydanoz şarabı kullanılabileceğini gösterdi.
Yemek kültürleri içinde, rezene tohumları soslar, balık yemekleri ve ekmekte kullanılırken yeni sürgünleri kış salatalarında değerlendirilirdi. Özellikle Hint yemeklerinin sonunda rezene içeren bir çay, ağır besinlerin sindirimine yardımcı olduğundan tercih edilirken, Floransa’da kökü, çiğ olarak dilinip ya da rendelenerek salata ve sandviçlere konurdu. Bileşimindeki uçucu ve katı yağların yanı sıra, albüminli maddeler nişasta, provitamin, flavonlar, bergoptan ve storin içerikli cumarin bulunan rezene, iştahsızlık, sindirim zorlukları ve safra kesesi rahatsızlıklarına karşı etkisiyle, kronik mide mukoza iltihabına karşı başarıyla kullanılan bir bitkidir. Rezene çayı, bu bakımdan çok faydalıdır. Ayrıca iştah açıcı olarak yemeklerden yarım saat önce, sindirimi uyarmak ve şişkinliği gidermek için ise yemekten sonra, tatlandırılmadan tüketilmelidir.

Göz banyoları için ise 1-2 yemek kaşığı rezene tohumu havanda hafifçe ezilir, bir litre kaynar suyla haşlandıktan sonra, büyük bir havluyla baş örtülür ve gözler 5-10 dakika boyunca bu buhar banyosundan yararlandırılır. Rezene, bileşimindeki katı ve uçucu yağlar nedeniyle etkin olduğundan, bu banyo ısıtılarak ikinci kez, aynı amaçla kullanılabilir

Rezene Mücveri...


Malzemeler

3 adet yumurta
3 yemek kaşığı dolusu un
1 çay kaşığı karbonat
tuz,karabiber,kırmızı biber
biraz sıvıyağ
Taze rezene
Kızartmak için; sıvı yağ

Yapılışı: Rezeneleri ayıklayıp yıkadıktan sonra bir güzel doğruyoruz içine yumurtalarını kırıp,baharatlarını ilave ediyoruz,ununu ve biraz da yağını ilave ederek iyice karıştırıyoruz.
Kaşıkla aldığımız malzemeyi kızgın yağın içine bırakıp bir güzel kızartıyoruz.
Sıcak Sıcak afiyetle yenmeye hazır bizim evde rezene zamanı mutlaka yapılır ailecek severiz...
bence deneyin sağlıklı ve lezzetli ( kızartıyoruz ama onu artık mazur görücez napalım çiğ çiğ yenemeyeceğine göre) :) :)
Uzun zamandır paylaşmak istiyordum bugün kısmet oldu...Faydalarını eklemek istedim ne yediğimizi bilelim diye seveceğinizi umuyorum...

12 Nisan 2008 Cumartesi

burçlar ve korkuları ...



KOÇ : Hedef bulamama, tartışacak kişi yada konu bulamama korkusu.
BOĞA : Huzur bulamama korkusu, huzurun bozulması korkusu.
İKİZLER : Bilgi verme ve bilgi alma işlevini sürdürememek, ellerini ve konuşma yeteneğini kaybetme korkusu.
YENGEÇ : Başına bela gelme korkusu. Başına herşey gelebilme ihtimali korkusu.
ASLAN : İzleyici bulamama korkusu. Kendini alkışlamak zorunda kalma korkusu.
BAŞAK : Belaya bulaşma, hastalığa bulaşma, hastalığın bulaşması korkusu.
TERAZİ : Popüler bir partner bulamama, popüler olamama korkusu.
Tartışma korkusu.
AKREP : Güçsüz kalma korkusu, gücünü kaybetme korkusu.
YAY : Bilgi bulamama, duygu ve düşüncelerini aktaracak kişi bulamama korkusu.
OĞLAK : Başkaları ne der korkusu. Parasız kalma korkusu.
KOVA : Yalnız kalma korkusu. Sıradanlaşma korkusu.
BALIK : Partner olmadan yalnız kalma korkusu, duygusal ifadeyi aktaramama korkusu.

Burçlara Göre Korku ödülleri dağıtılsa !En korkak burç ödülü : YENGEÇ'lerin.
En Çekingen burç ödülü : BAŞAK'ların.
Lütfen çekingenlik, korkuyla karıştırılmasın.
Korkmaktan en çok korkan burç ödülü : KOÇ'ların.
En korkusuz olduğunu bıkmadan dile getiren burç ödülü : AKREP'lerin.

7 Nisan 2008 Pazartesi

İncirli Portakallı Turta...


Hafta sonu malumunuz sınavlarım vardı,sınav sıkıntısını atlattık çok şükür darısı finallere artık sınavlarım dolayısıyla ara verdiğim tariflerime ve bloguma geri döndüm tatlı bir tarifle inşallah hepimiz için sınavların tüm sınavlarımızın sonuçları hayırlı olur
tarifimize geçmeden önce baya maceralı bir turta yapımı yaşadık o gün önce onu anlatayım sizlere ( geçen perşembe ) turtamızı yapıp fırına koymuş ve galeta unlu poğaça hamurumu yoğurup dinlenmeye bırakmıştım baktım ki mutfak dağılmış bulaşıkları toplayayım dedim dolaba kaldırırken bardakları güzide bir fincanımız elimden kayıvermesin mi bende akıllı attım elimi toplayacam ya bir güzel kesdim elimi tam başbarmağımın başlangıç yerinden Allah'a şükür sol elimdi yoksa yanmıştım bir hafta sonra sınav vardı ya kalem tutamazdım...
tabi hemen annem geldi panik yapmaya ben diyorum bişet yok o diyor dikişlik bu dilkişlik neyse babam geldi gittik devlet hastanesine doktor temiz tut kapanır yaran dikişe gerek yok dedi dünyalar benim oldu yaptılar bir pansuman ( poğaçalarıda yapadık sanmayın sakın babamın gelmesini beklerken kardeşime tarif ettim o yaptı ve pişirdi )
geldik eve demledi kardeşim çayı oturduk afiyetle yedik turtamızı ve poğaçalarımızı elimi suya sokmadığım yara kapandı şimdi kabuk tutmak üzere çok şükür ki daha kötü birşey olmadı herşeyde vardır bir hayır...
geçelim tarifimize;


Malzemeler

1 yumurta
1 paket kabartmatozu,1 paket vanilya
1 paket erimiş margarin
1.5 su bardağı pudra şekeri
Aldığı kadar un
1 çay bardağı portakal reçeli
incir reçelinin suyu 1 su bardağına yakındı (incirlerini önceden höpürdetmiştik ..)

Yapılışı: Erimiş margarini, pudra şekerini ve yumurtayı iyice karıştırıyoruz,kabartma tozunu vanilyasını ve unu yavaş yavaş ilave ederek yumuşak bir hamur haline getiriyoruz,hamurun çeyreğini ayırıp içine un ilave ediyoruz ve sert bir hamur yapıp buzluğa koyuyoruz.kkalan hamurumuzu yağlanmış fırın tepsisine güzelce yayıyoruz ve önce incir reçelimizi güzelce yayıyoruz üzerine portakal reçelimizi ilave edip buzluktaki hamurumuzu reçellerin üzerlerine rendeliyoruz (rendelenmiş hamur reçellerin üzerini iyice örtmeli) ve 150 derecede üzeri hafif renk değiştirene kadar yaklaşık yarım saat pişiriyoruz...
Afiyetle yenmeye hazır oluyor... hem evdeki reçeller değerlendiriliyor hem bir
tatlı krizi daha sonlanıyor...
Kolay ve lezzetli oluyor tavsiye ederim.

26 Mart 2008 Çarşamba

Ebeeee - Sobeeee ve Kısa Bir Ara....

Tuğçe'cim beni sobelemiş ben cevap vermezsem olur mu hiç....alfabemizdeki harfler neleri anımsatmıyor ki hayatımdaki herşeyi anımsatıyor...şimdi Tuğçe'cimin sobesini cevaplıyorum içimden geldiği gibi inşallah beğenirsiniz !!!

A:ARA SINAVLAR... ANNEM,CaNıMCıM
B:Babam
C:Hayatımdaki önemli üç Dişi
Ç:Çamaşır ( kaldırılmayı bekliyorlar da)
D: Deniz
ESevim, rahatlık
F:Sarıkanaryam ..Fenerbahçem
G:Canım kardeşim (herşey güzel olucak)
Ğ:Alfabemizin güzide harfi :)
H:Final sınavları,Sıcak
I: IS... MALİYE POLİTİKASI kafam derslerde ...
İ:İlgi,internet,istek...
J: bitenem jalem
K:Kısmet,Kader...
L:LİKİDİTE FİNANSAL EKONOMİ...(Malum 8 gün var sınava...)
M: Mayıs...hemde 13 mayıs...(doğum günüm)
N:Neredesin,Nasılsın...
O: Onur
Ö:Öğretmenim
P:Pasta
R:Rokalı poğaça
S:Sadakat,Saygı,Sevgi
Ş:Şarkı
T: Her nevi tatlı...Tariflerim tarifleriniz...
U:Umut
Ü:Ülkem...
V:Varlığım
Y:YARADAN...yemek yemek
Z:Zaman

İşte böyle keyifle okursunuz inşallah,benim sobelediklerime geldi sıra
canım kardeşim can kardeşim Papatya Prenses... ,ve sevgili Zeynep le Zeynepce...
Size neleri çağrıştırıyor harfler bakalım galiba ikinizinde birer harfini iyi biliyorum( bakalım tahminim doğru olucak mı ?)
Kolay gelsin canlarım...
ARKADAŞLAR SINAVLARIMA ÇOK AZ VAKİT KALDIĞI İÇİN KISA BİR MOLA VERİYORUM,GÖRÜŞMEK ÜZERE SİZLERİ ÇOK SEVİYORUM
SEVGİYLE KALIN...

22 Mart 2008 Cumartesi

Sen şimdi "su olduğunu" düşün...


Bir an için sen su olduğunu düşün. Su denli özel, su denli yararlı ve su denli çok, tükenmez...


İnanıyorum ki gerçekten de öylesin. Ama ister çeşmelerden dökül, ister göklerden yağ, ister nehirler dolusu ak; dibi olmayan bir kovayı dolduramazsın.
Yani seni dinlemeyenlere sesini duyuramazsın... Unutma daha çok bağırdığında daha çok dinlenmezsin, gürültünün parçası olursun yalnızca!..

Suyun yanında olanlar suyu en az içenlerdir. Çünkü; "Su nasılsa burada, gerek yok ki suyu kana kana içmeye" diye düşünürler...
Tıpkı, sesini sürekli duyanların seni dinlemedikleri gibi!..

Ormandaki hiçbir hayvan, ırmağın gürültüler koparan yerinden su içmeye çalışmadı şimdiye dek. Hepsi, hep sabahın en sakin anını bekledi; suyun durgun yerlerini bulabilmek için,
Gittiler ve sakin sakin gereksinimlerini giderdiler. Onlar için en uygun olan kendi istedikleri zamanda.
Sen, hep bir su olduğunu düşün.
Su gibi güzel, su gibi yararlı, su gibi vazgeçilmez...
Ve su gibi yaşam kaynağı olduğunu düşün.
Ama su gibi yaşatıcı ol.
Su gibi yıkıcı, sürükleyici ve öldürücü değil!..

Suysan tarlalarını basma insanların, yuvalarını yıkma, ocaklarını söndürme; sana "felaket" denmesin!Suysan bir bardağa sığabil ki damarlara girebilesin!..
Su gibi özel, su gibi güzel, su gibi yararlı, su gibi gerekli ve su gibi bitmez tükenmez olduğunu da unutma.
Ayrıca su gibi sakin olabileceğin gibi, su gibi de "kıyametler" koparıcı olabileceğini unutma...

Vadiler varken önünde ve ovalar varken, yayılabileceğin küçük ırmaklara ayırabiliyorsan kendini ve bardaklara bölebiliyorsan, yaşam verirsin çevrene.
Yoksa hep duyulmayan, dinlenmeyen, korkulan ve kaçılan olursun seller, afetler gibi.
Tercih elindeydi hep ve hep de "senin" ellerinde olacak...
Ya tutmayı öğreneceksin dilini ya da hiç durmadan konuştuğun için, yalnızca bomboş ve anlamsız sesler çıkartan birisi olduğunu zannettireceksin çevrendeki insanlara!Ama yapman gereken şu değil mi? Düşüneceksin ne zaman ne söyleyeceğini.


Düsüneceksin kimin dinleyip dinlemediğini, kimin anlayıp anlamadığını. Düşüneceksin anlatmak istediklerinin ne kadarını anlatabildiğini...
Hatta anlayanların anladıklarının da senin anlattıklarının ne kadarı olduğunu düşüneceksin... Konuşmak için en uygun zamanı bekleyecek, en az ama en uygun sözcükleri seçmeye çalışacaksın...


Yolcuların, önceden aldıkları biletleri ceplerinde olduğu halde, saatlerini kontrol ederek, zaman yaklaştığında, vapurun kalkacağı iskelede hazır olmaları gibi, sen de fikrini bildireceğin kişinin "kıyıya yanaşmasını" bekleyeceksin!..
Demeyeceksin "Ben canım isteyince giderim iskeleye, vapur da o saniyede gelmek zorunda!.."Demeyeceksin "Ben aklıma geleni aklıma geldiği biçimde söylerim.
Karşımdaki de değil duymak, değil dinlemek, anlattığımdan bile fazlasını anlamak zorunda!..
"Keşke öyle olsaydı. Keşke haklı olsaydın, ama maalesef değil... Ağzını açıp "Şelaleden dökülen suyu" içmeye çalışan bir tavşan gördün mü hiç?..
Ya da önüne çıkan ağaçları bile sürükleyen bir selden susuzluk gidermeye uğraşan bir ceylan gördün mü?Kaplanlar bile içebilmek için suyun durulmasını bekler; beyni olan her canlı gibi!..


Hadi... Sen şimdi "su olduğunu" düşün ve kendini "su gibi" hisset...
Su gibi özel, su gibi güzel, su gibi berrak, su gibi yararlı...
Su gibi yaşam kaynağı ve su gibi bitmez tükenmez olduğunu anımsa...
Ama yine su gibi "bir küçük bardağın içine" sığdır ki kendini girebilmeyi öğren insanların damarlarına.
Yaşam ver... Vazgeçilmez ol!..

21 Mart 2008 Cuma

Cumanız Hayırlı Olsun ...





el Hafiz (C.C.)

Gözetici, koruyucu




Ne Yapragınız Kurusun ,Ne Gülünüz Solsun,Ne Kurulan Bağlar Bozulsun, Ne de Dostlar Unutulsun,Kalpler İmanla, Gönüller Huzurla Dolsun,Avuçlarınız Semada, Dudaklarınız Duada Olsun...Her An ve Her Günki Dualarınız Kabul,Namazlarınız Makbul,CUMANIZ MÜBAREK OLSUN!

Gönülgözü görmeyen, cangözünü neylesin,


Dünyada dönmeyen dil, mahserde ne söylesin,


Mevlam kalbinizi nur ebedinizi Cennet eylesin.


Essalâtu vesselâmu aleyke Yâ Rasûlallâh...Allah Rasulü Hazret-i Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyurdular ki :

Her ihtilam olan erkeğe cumaya gitmek vacibtir. Cumaya her gidene de gusül vaciptir.
Ebu Davud, Taharet 129

18 Mart 2008 Salı

Kutlu Doğum ve Mevlid Kandili ...





Hayatın gayesi, yaratılışın mânâsı silinmiş, yok olmuştu.

Herşey mânâsız başıboşluk ve hüzün örtülerine bürünmüştü.
Ruhlar birşey bekliyor, bir nurun zulmet perdesini yırtmasını içten içe hissediyordu.

O vahşet devrinde kâinat ufkundan bir güneş doğdu.

Bu güneş âhirzaman Peygamberi Hz. Muhammmed Aleyhissalâtü Vesselam idi.

Tarihin seyrini, hayatın akışını değiştiren bu eşsiz olay, dünyayı yerinden sarsan değişimlerin en büyüğü idi.

İşte insanlığın akıl ve kalbinde düğümlenen "Necisin, nereden geliyorsun, nereye gidiyorsun?" sorularını, düğümlerini çözüp kâinatın Sahibini ilân ve ispat edecek bir zatın teşrifi sadece insanların ruh ve kalbinde değil, diğer varlıklarda, hattâ cansız eşyada bile yansımasını bulacaktı.
Doğudan batıya bütün âlemin nurlara büründüğü, İlâhi değişimin tecelli ettiği o gece neler oldu neler?
Yahudi ileri gelenleri ve âlimleri kitaplarında daha önce rastladıkları işaret ve müjdelerin açığa çıktığını gördüler.
Kimsenin haberi olmadan en önce onlar bu müjdeyi verdiler.
O gece Yahudi âlimleri semâya bakıp "Bu yıldızın doğduğu gece Ahmed doğmuştur" dediler
Bîr Yahudi İleri geleni Mekke'de Peygamberimizin doğduğu gece, içlerinde Hişam ve Velid bin Muğire, Utbe bin Rabia gibi Kureyş ileri gelenlerinin bulunduğu bir toplantıda, - "Bu gece sizlerden birinin çocuğu oldu mu?" diye sordu.
"Bilmiyoruz" diye cevap verdiler.
Yahudi, "Vallahi sizin bu ihmalinizden iğreniyorum!"Bakın, ey Kureyş topluluğu, size ne söylüyorum, iyi dinleyin.
Bu gece, bu ümmetin en son peygameri Ahmet doğmuştur

Eğer yanlışım varsa, Filistin'in kudsiyetini inkâr etmiş olayım.
Evet, onun iki küreği arasında kırmızımtırak, üzerinde tüyler bulunan bir ben var" dedi.

Toplantıda bulunanlar Yahudinin sözünden hayrete düştüler ve dağıldılar. Her birisi evlerine döndüğünde bu durumu ev halkına anlattılar.

"Bu gece Abdülmuttalib'in oğlu Abdullah'ın bir oğlu doğdu. Adını Muhammed koydular." haberini aldılar.
Ertesi gün Yahudiye vardılar:"Bahsettiğin çocuğun bizim aramızda dünyaya geldiğini duydun mu?" dediler.

Yahudi "Onun doğumu benim size haber verdiğimden önce midir, sonra mıdır?" dedi.Onlar, "Öncedir ve ismi Ahmed'dir" dediler.

Yahudi, "Beni ona götürün" dedi.Yahudi ile beraber kalkıp Hz. Âmine'nin evine gittiler, içeri girdiler.

Pegamberimizi Yahudinin yanına çıkardılar.

Yahudi Peygamberimizin sırtındaki beni görünce, üzerine baygınlık geldi, fenalaştı. Kendine gelip ayıldığı sırada,"Ne oldu sana, yazıklar olsun" dediler.

Yahudi, "Artık İsrailoğullarndan peygamberlik gitti.

Ellerinden kitap da gitti.

Artık Yahudi âlimlerinin kıymet ve itibarları da kalmadı.

Araplar peygamberleriyle kurtuluşa ereceklerdir."Ey Kureyş topluluğu, ferahladınız mı? Vallahi size, doğudan batıya kadar ulaşacak bir güç, kuvvet ve bir üstünlük verilecektir" dedi

Kâinatın Efendisini dünyaya getiren bahtiyar annenin henüz dünyaya gelmeden görüp gördükleri çok manalıydı..

Peygamber Efendimize hamileyken rüyasında, "Sen, insanların en hayırlısına ve bu ümmetin efendisine hamile oldun.
Onu dünyaya getirdiğin zaman 'Her hasetçinin şerrinden koruması için bir ve tek olana sığınırım' de, sonra ona Ahmed yahut Muhammed ismini ver."Yine kendisinden çıkan bir nurun aydınlığında bütün doğuyu ve batiyi, Şam ve Busra saray ve çarşılarını, hattâ Busra'daki develerin uzanan boyunlarını gördüğünü Abdülmüttalib'e anlatmıştır
Ayn ıgece Hz. Âmine'nin yanında bulunan Osman ibn Âs'ın annesinin gördükleri de şöyle:"O gece evin içi nurla doldu, yıldızların sanki üzerimize dökülecekmiş gibi sarktıklarını gördük."Evet bu ulvî anı dile getiren Mevlid'in yazarı Süleyman Çelebi bütün bu hakikatleri şu beytiyle şiirleştirmiştir:"Hem Muhammed gelmesi oldu yakinÇok alâmetler belürdi gelmedin"Rabiülevvel ayının 12. Pazartesi gecesi, yapılan hesaplamalara göre, Miladi takvime göre 20 Nisan'a denk gelen gece idi.
Dünyayı şereflendiren iki Cihan Serverinin üzerini o günün bir âdeti olarak bir çanakla kapattılar.
Araplara göre o zaman, gece doğan çocuğun üzerine bir çanak koymak ve gündüz olmadan ona bakmamak âdetti. Fakat bir de baktılar ki.
Peygamber Efendimizin üzerine konulan çanak yarılarak ikiye ayrılmış, Efendimiz gözlerini gökyüzüne dikmiş, başparmağını emiyordu.

Evet, bu işaret her türlü küfrün, zulmün, şirkin ve her türlü bâtıl inanç ve âdetlerin parçalanıp yok olması, imanın, nurun ve hidâyetin kâinatı aydınlatması için gönderilmiş bir Peygamber idi

.Aynı gece Kabe'de tapılmakta olan cansız putların çoğunun başaşağı devrildiği görüldü.

Aynı gece Kisra sarayının beşik gibi sallanıp on dört balkonunun parçalanıp yerlere düştüğü öğrenildi.

Sava'da mukaddes tanınan gölün suyunun çekilip gittiği görüldü.

Bin senedir yakılan ve söndürülmeyen mecusi ateşinin sönüverdiği müşahede edildi.Bütün bunlar işaret ve alamettir ki, yeni dünyaya gelen zat ateşe tapmayı, puta tapmayı kaldırıp, Fars saltanatını parçalayarak Allah'ın izni olmadan kutsal tanınan şeylerin kutsallığını ortadan kaldıracaktır.

İşte bu geceye Veladet-i Nebi gecesi diyor ve onun bütün kalbimizle, ruhumuzla her sene yeniden yâd edip kutluyoruz. Bütün kâinatla bu geceyi karşılayarak onun âleme teşrifine kıyam ediyoruz.Getirdiği ebedi nura, açtığı saadet caddesine ve sünnet-i seniyyesine yeniden sımsıkı sarılmak ve Mevlid Kandilini vesile ederek ona yeniden biatimizi, bağlılığımızı tazelemek ne yüce bir şeref ve ne büyük bir saadettir.
Yüce Rabbim bizleri sevgili Resulünün şefaatine nail eylesin.
Bu akşamı hakkı ile geçirenlerden olmak duasıyla...

Mehmet Paksu, Mübarek Gün ve Geceler, Nesil Yayınları

ÇANAKKALE ŞEHİTLERİNE BİR 'FATİHA' DA BİZ OKUYALIM...

ÇANAKKALE ŞEHİTLERİNE
Şu Boğaz Harbi Nedir? Var mı ki dünyada eşi?
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi,
Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya,

Ne hayasızca tahaşşüd ki ufuklar kapalı!
Nerde-gösterdiği vahşetle “bu: bir Avrupalı”
Dedirtir-yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yahut kafesi!

Eski Dünya, Yeni Dünya bütün akvam-ı beşer
Kaynıyor kum gibi, Mahşer mi, hakikat mahşer.
Yedi iklimi cihanın duruyor karşında,
Osrtralya’yla beraber bakıyorsun ; Kanada!

Çehreler başka, lisanlar, deriler rengarenk.
Sade bir hadise var ortada : Vahşetler denk.
Kimi Hindu, kimi Yamyam, kimi bilmem ne bela...
Hani tauna da zuldür bu rezil istila...

Ah o yirminci asır yok mu, o mahluk-i asil,
Ne kadar gözdesi mevcut ise hakkiyle sefil,
Kustu Mehmetçiğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrarı hayasızcasına,

Maske yırtılmasa hala bize affetti o yüz ...
Medeniyet denilen kahbe, hakikat yüzsüz.
Sonra mel’undaki tahribe müvekkel esbab,
Öyle müthiş ki: Eder her biri bir mülkü harab.

Öteden saikalar parçalıyor afakı;
Beriden zelzeleler kaldırıyor a’makı;
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
Sönüyor göğsünün üstünde o aslan neferin.

Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam,
Atılan her lağımın yaktığı: Yüzlerce adam.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürtme de yer
O ne müthiş tipidir:Savrulur enkaaz-ı beşer...

Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
Boşanır sırtlara, vadilere, sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de namerd eller,
Yıldırım yaylımı tufanlar, alevden seller.

Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,
Sürü halinde gezerken sayısız tayyare.
Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler...
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!

Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kal’a mı göğsündeki kat kat iman?
Hangi kuvvet onu, başa, edecek kahrına ram?
Çünkü te’sis-i ilahi o metin istihkam.

Sarılır, indirilir mevki’-i müstahkemler,
Beşerin azmini tevkif edemez sun’-i beşer;
Bir göğüslerse Huda’nın edebi serhaddi;
“O benim sun’-i bediim, onu çiğnetme” dedi.


Asım’ın nesli... diyordum ya... nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi namusunu, çiğnetmeyecek.
Şuheda gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
O, rukü olmasa, dünyaya eğilmez başlar,

Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilal uğruna, ya Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!
Gökten ecdad inerek öpse o pak alnı değer.

Ne büyüksün ki, kanın kurtarıyor Tevhid’i...
Bedr’in aslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
Sana dar gelmeyecek makber’i kimler kazsın?
“Gömelim gel seni tarihe”desem, sığmazsın.

Herc ü merc ettiğin edvara da yetmez o kitab...
Seni ancak ebediyetler eder istiab.
“Bu, taşındır” diyerek Ka’be’yi diksem başına;
Ruhumun vayhini duysam da geçirsem taşına;


Sonra gök kubbeyi alsam da, rida namıyle;
Kanayan lahdine çeksem bütün ecramıyle;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan;
Yedi kandilli Süreyya’yı uzatsan oradan;

Sen bu avizenin altında, bürünmüş kanına;
Uzanırken, gece mehtabı getirsem yanına,
Türbedarın gibi ta fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile avizeni lebriz etsem;

Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
Yine bir şey yapabildim diyemem hatırına.
Sen ki, son ehl-i salibin kırarak savletini,
Şarkın en sevgili sultanını Salahaddin’i,

Kılıç Arslan gibi iclaline ettin hayran...
Sen ki, İslam’ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çemberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, ruhunla beraber gezer ecramı adın;



Sen ki, a’sara gömülsen taşacaksın..Heyhat,
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihat...
Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
Sana ağuşunu açmış duruyor Peygamber.

MEHMET AKİF ERSOY

16 Mart 2008 Pazar

Yumuş yumuş poğaçalar ( Galeta unlu Poğaça)


Malzemeler
1 paket erimiş margarin
1 çay bardağı sıvı yağ
2 çay bardağı yoğurt
2 paker kabartma tozu
2 tatlı kaşığı kırmızı biber
2 taylı kaşığı tuz
2 yumurta (biri bütün birinin akı, sarısı üzeri içim kullanılacak)
5-6 su bardağı un


içi için;
4 adet haşlanmış patates,lor peynir (orjinali kaşarlıydı)

üzeri için;
galeta unu ve yumurta sarısı

Yapılışı:Un ve kabartma tozu hariç bütün malzemeleri yoğurma kabımıza alıp iyice yoğuruyoruz,yavaş yavaş ununu ve kabartma tozunu ilave ederek iyice yoğuruyoruz.Hamurumuzu 15 -20 dakika kadar dinlendiriyoruz,patateslerimizi ezip içine peynirini ilave ediyoruz ve biraz da vegeta ( ya da tuz) koyup karıştırıyoruz.Dinlenen hamurdan ceviz büyüklüğünde parçalar alıp,ortasını açıyoruz içine iç malzememizden koyuyoruz ve kapattıktan sonra önce yumurta sarısına daha sonra galeta ununa bulayıp yağlanmış tepsiye diziyoruz.
150 derecede pişiriyoruz...Afiyet olsun

Canım arkadaşım http://www.papatyaprenses.blogspot.com/ dan aldığım defalarca yediğim şahane poğaçaları birde ben yapayım dedim biraz değişiklik yaptım malzemelerinde sonuç muhteşem oldu kurs arkadaşlarım bayıldı (tarifini istedi hepsi )


Yumuş yumuş missss gibi oldular hepinize tavsiye ederim....

Bence deneyin pişman olmazsınız...